Raziye Özdemir Tüfekçi
Masum Bedenlere Ekolojik Şiddet
Denizin ortasında yavaşça süzülen bir deniz kaplumbağası düşünün. Kabuğu olması gereken formdan sapmış, yıllar önce bir balık ağına dolanmış, büyüdükçe ağ daralmış, bedenini sıkıştırmış. O ağ artık onun kaderi olmuş. Kurtulamamış. Yaşamış ama eksik, büyümüş ama şekli bozulmuş, sonunda ise kaçınılmaz bir sonla karşılaşmış. Bu bir istisna değil. Bu, modern dünyanın görünmeyen normali. Gökyüzünde süzülen bir deniz kuşu için plastik bir kapak, parlak bir oyuncak değil. Ölümcül bir tuzak. Parlaklıklarıyla cezbeden bu atıklar, kuşlar tarafından besin sanılarak yutuluyor. Mide doluyor ama beslenme gerçekleşmiyor. Açlıktan ölen ama midesi plastikle dolu canlılar… Denizde süzülen şeffaf bir poşet. Bir denizanası gibi görünüyor. Ama değil. Onu av zanneden bir kaplumbağa için bu sadece bir hata değil, ölümcül bir karar. Karada ise tablo değişmiyor. Bir kedi, merakla yaklaştığı bir konserve kutusuna başını sokuyor. Çıkamıyor. İnsan için bir çöp başka bir canlı için kapanı olmayan bir tuzak. Ama hikaye burada bitmiyor. Daha görünmeyen, daha sinsi örnekler var. Bir balina, okyanusun derinliklerinde tonlarca suyu süzerek beslenirken farkında olmadan plastik parçacıkları da yutuyor. Midelerinde biriken kilolarca atık, sindirim sistemini tıkıyor. Hayvan tok hissediyor ama aslında açlıktan ölüyor. Bu, insanlığın yarattığı en trajik illüzyonlardan biri. Görüntü var, içerik yok. Hayat var gibi, ama aslında yok. Kıyıya vurmuş bir fok düşünün. Boynuna dolanmış plastik halka, büyüdükçe etine gömülmüş. Her hareketinde biraz daha kesen, biraz daha daralan bir çember… Bu, yavaş işleyen bir boğulma biçimi. Deniz tabanında terk edilmiş hayalet ağlara takılan sayısız balık ve yengeç ise görünmeyen bir avcılığın kurbanı. Kimse toplamıyor, kimse sahiplenmiyor ama ağlar öldürmeye devam ediyor. Belki de en çarpıcı olanı mikroplastikler artık yalnızca hayvanların değil, insanların da bedeninde. Bu, meselenin yalnızca doğa olmadığını; aslında kendimize dönüp dolaşan bir döngü olduğunu gösteriyor.
Doğada atık diye bir kavram yoktur. Her şey döngüye girer. Ancak insanın ürettiği atıklar bu döngünün dışındadır. Tanınmayan her şey, doğa için bir tehdittir. Plastik çözünmez, metal uyum sağlamaz, sentetik maddeler yaşamın dilini konuşmaz. Bugün mesele yalnızca kirlilik değil; mesele, canlıların bedenine doğrudan yazılan bir şiddettir. Doğa, milyonlarca yıl boyunca evrimleşti. Ancak plastik, bu evrimin tanımadığı bir yabancı. Deforme olmuş kabuklar, dolu ama aç mideler, sıkışmış başlar, kesilmiş soluklar… Bunlar istatistik değil; bunlar bir türün diğer türler üzerindeki izidir. Çöpümüzü attık, bitti diye düşündüğümüz her an, aslında bir hikayenin başladığı andır. Ve bu hikayelerin çoğu, sessiz ve görünmeyen ölümlerle son bulur.
Doğal olmayan her atığın bir bedeli var. Ve o bedeli, çoğu zaman onu üretmeyen masum canlılar ödüyor. Üstelik bu bedel tek seferlik değil. Nesiller boyunca biriken, görünmeyen ama derinleşen bir borç gibi büyüyor.
Bu yüzden insanın ürettiği suni atık, atıldığında yok olmuyor. Bir ekosistemin dengesinde, hatta insanın kendi sağlığında yeniden karşımıza çıkıyor. Doğa affetmiyor her bedel, bir öncekinden daha ağır oluyor.
YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.