Muzaffer Ayhan Kara
Nazım’ın üç ay süren Cerrahpaşa günleri ve Münevver
Bu sıralar Nazım’ın pek bilinmeyen ya da az bilinen veya yarım yamalak bilinen yönlerini, yaşamındaki bazı kesitlerden söz etmeyi planladım birkaç yazı ile... İlk olarak Nazım Hikmet’in Bursa Hapishanesi’nde iken (Bursa'nın Gürsu kazasından genç bir insan bıçaklı bir kavgadan Bursa Hapishanesi'ne düşer ve Nazım'la yatar bir süre. Ali Ağabey ile uzun yıllar sonrasında Bozcaada'da tanıştık, Nazım'ın şiirlerinin bazılarını ezbere biliyor, hatta Nazım'ın hangi şiiri nasıl okuduğunu da anlatıyordu. Örneğin 'O Duvar'ı ayağa kalkıp elini kalbine koyarak okurmuş) Cerrahpaşa Hastanesi’ne sevkinden, burada eve çıkması için hazırlanan raporun tepkiler üzerine işleme konulmaması üzerine devreye Cumhurbaşkanı İnönü’nün girip Münevver Hanım’ın refakati ile hastanede üç ay kalıp iyileştiği süreçten söz edeceğim. Bütün bu süreci hayatta iken tanışıp ahbap olduğum ve Cumhuriyet’in Ankara Bürosu’na her gidişimde mutlaka çayını içtiğim Mustafa Ekmekçi’den aktaracağım.
Nazım Hikmet’in avukatı Mehmet Ali Sebük anlatıyor, Mustafa Ekmekçi ünlü köşesi Ankara Notları’nda (15 Kasım 1988, Cumhuriyet) yazıyor:
AV. SEBÜK ANLATIYOR
“Yıl 1949’dur. Nazım, sayrı olduğu gerekçesiyle Bursa’dan İstanbul’a getirilir, Üsküdar Cezaevi’ne konur. Sayrıdır, açlık grevlerinden dolayı halsiz düşmüştür. Kalp krizi geçirmiştir, daha bir dolu sayrılıkları vardır. Sayrıevine kaldırılması, hatta salıverilip evinde yatması gerekir. Cerrahpaşa Hastanesinde bakılmış, raporu hazırlanmıştır. Ancak rapor bir türlü onaylanmamaktadır. Nazım, ‘Eve gideceğim’ diye umuda kapılmışken kandırılmakta, rapor işleme konmamaktadır. Kalp yetmezliği dışında Nazım’ın ciğere bağlı sayrılıkları da vardır ve morali de iyiden iyiye bozuktur. Mehmet Ali Sebük’ün usuna Nadir Nadi gelir. Nadir Nadi, Sebük’ün dostudur, daha önce Cumhuriyet gazetesinde yazılar yazmıştır. ‘Nasıl olsa beni kırmaz’ diye düşünür. Yanına gider, der ki: ‘Nadi Bey, Nazım’la ilgili sorunları çözemiyoruz. Sizden yardım rica ediyorum.’
Nadir Nadi, Nazım’ı sever, Nazım’ın sayrılığı ile ilgili bir konuda, kendine düşeni yapmak ister. İşe sarılır. Mehmet Ali Sebük’e, ‘Haydi valiye gidelim’ der. ‘Vali Fahrettin Kerim’le bir görüşelim. Belki o, bir çare düşünür...’
Nadir Nadi, Mehmet Ali Sebük’ü alır, Vali Fahrettin Kerim Gökay’ın makamına götürür. Vali, onları karşılar. Durumu anlar; ‘Nazım Hikmet gibi bir şair, nasıl böyle yüzüstü bırakılıp ölüme terkedilebilir’, der Nadir Nadi. Cerrahpaşa Hastanesi Başhekimi Esat Bey, aynı zamanda CHP’nin il başkanlığını yapmaktadır. Fahrettin Kerim Gökay, Esat Bey’e şöyle der: ‘Doktor Bey, böyle böyle... Şimdi, Nazım’ın avukatı yanımda, Nazım’la ilgili raporun çıkmadığından bahsediyor. Nazım da bundan çok üzülüyor.’ ‘Biz doktorlar, hastanın durumundan tarafsız olarak meşgulüz. Bizi hiçbir politik problem etkilemez...’ Fahrettim Kerim, ‘Lütfen haksızlığa meydan vermeyin, Nazım Hikmet için bir an önce ne yapılması gerekiyorsa yapın’ der. Esat Bey, ‘Başüstüne Vali Bey, olayla ben şahsen ilgileneceğim’ yanıtını verir.
1950 öncesidir, tüm kilit yerlerde CHP’nin atadığı kişiler vardır (O sırada başbakan da son tek parti dönemi başbakanı olan CHP’li Prof. Dr. Şemsettin Günaltay’dır. M.A.K.). Bir iki gün içinde Nazım’ın evine çıkıp evde tedavi görmesi beklenmektedir artık.
Nazım’ın raporu hazırlanmıştır, ama ajanlar bunu dışarı sızdırırlar, gericiler hastane avlusunda toplanarak, ‘Komünistler tahliye olunuyor’ diye bağırmaya başlarlar. Kurulda imzalanan rapor, işleme konmadan kalır. Nazım, kapadığı valizlerini yeniden açar, moral diye bir şey kalmaz.
Mehmet Ali Sebük, Nadir Nadi’nin valiye, ‘Nazım hastayken nasıl öyle yüzüstü bırakılır, hastalığı adli tıp raporuyla hapishanede tutulur’ dediğini anımsıyor.
Nazım, olaylar karşısında canına kıymayı bile düşündüğünü Mehmet Ali Sebük’e söylemişti o sıralar. Onu canına kıymaktan Mehmet Ali Sebük vazgeçirir.
Mehmet Ali Sebük, konuşmasını aktardıktan sonra şöyle dedi:
‘Bir şey daha söyleyecektim orada ama söylemedim, sana anlatayım. Nazım’ı o zaman salıvermeyen siyasal iktidar, adalet tarihinde görülmeyen bir iyilik yaptı bize. Nazım, Cerrahpaşa Hastanesine yattıktan sonra, Nazım’ın bakımsız olduğunu gördüm. Hemşireler geliyor, kapıdan bakıyor; onun yüzünü görür görmez kapıyı kapatıp kaçıyorlar. Bir mikrop gibi. O zaman Nazım’a bakmak, bir mikroba bakmak gibi tehlikeliydi. Kızlar bakamıyorlardı. Cumhurbaşkanı İnönü ile konuşurken bunu kendisine anlattım.
İNÖNÜ DEVREYE GİRİYOR, MÜNEVVER REFAKATÇİ OLUYOR
Paşam, dedim, Nazım’a bakılamıyor. Hemşireler var, ama mikrop varmış gibi uzaktan bakıp kaçıyorlar.
Ne yapalım, diye sordu İsmet Paşa.
Paşam, Nazım’ın bir kuzeni var, Münevver; o hemşire gibi ona bakabilir. Onu refakatçi olarak yanına versek, ona özense, çok insancıl bir şey olur.
İsmet Paşa, kendi döneminde Nazım’ın içeride oluşundan dolayı kendini suçlu gibi sayıyordu. Herhalde bir iyilik yapayım diye düşündü. Hemen Başbakan Yardımcısı Nihat Erim’i aradı:
-Konuşun başhekimle, bir karyola koysunlar, NazIm’la Münevver odada yatsın.
Nazım’ın odasına bir karyola koyduk. Röntgen uzmanı Tarık Temel de vardı, Nazım’ın çok yakın dostuydu. Onunla da işbirliği yapıp karyolayı kurduk, Münevver’i odada yatırdık. Üç ay, Münevver, Nazım’la koyun koyuna yattı kardeşim!
Tabii bu arada Nazım’ın da morali düzeldi, iyileşti.’
YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.