Raziye Özdemir Tüfekçi
Sürdürülebilirlik Bir Trendden İbaret Olabilir mi?
Sürdürülebilirlik Bir Trendden İbaret Olabilir mi?
Bir dönem “organik”, ardından “doğal”, şimdi ise neredeyse her ürünlerde “sürdürülebilir” etiketini görebiliyoruz. Market raflarından holding raporlarına, moda defilelerinden fast-food zincirlerine kadar herkes bu kelimeyi kullanıyor. Öyle ki sürdürülebilirlik, içi dolu bir kavram olmaktan çok, boş bir vitrin süsüne dönüşmüş durumda. Peki gerçekten öyle mi? Sürdürülebilirlik bir bilinç sıçraması mı, yoksa gezegenin sınırlarına çarpmış bir sistemin son estetik manevrası mı?
Bugün “eko” olmak neredeyse zahmetsiz. Bir ürünün ambalajına yeşil bir yaprak koymak, web sitesine birkaç çevre dostu cümle eklemek, yılda bir sürdürülebilirlik raporu yayınlamak yeterli görülüyor. Oysa bu yaygınlık, kavramın güçlendiğini değil; tam tersine, içinin boşaltıldığını gösteriyor. Aslında sürdürülebilirlik; ekolojik sınırlar, taşıma kapasitesi, kuşaklar arası adalet, kaynak döngüselliği gibi somut ve ölçülebilir başlıklar üzerinden tartışılırken, popüler kültürde çoğu zaman “iyi hissettiren” bir etikete indirgeniyor.
Sürdürülebilirlik adı altında, gerçekte kaynaklarımızı tüketmeye devam ediyoruz; yaptığımız şey çoğu zaman yalnızca bu tüketimi daha süslü, daha kabul edilebilir bir dille anlatmak. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri plastik pet şişeler. Geri dönüştürüldüklerinde aklanmıyorlar; doğaya verdikleri zarar ortadan kalkmıyor, ekosistem üzerindeki yükleri mucizevi biçimde hafiflemiyor. Plastik, geri dönüşümle masumlaşan bir malzeme değil; yalnızca üretimi bir miktar yavaşlatılıyor, o kadar. Üstelik bu süreç, plastik üretiminin durmasını sağlamıyor, sadece devamlılığını daha az görünür kılıyor. Böylece “sürdürülebilirlik” gibi kulağa hoş gelen, vicdan rahatlatan bir şemsiye altında, doğaya zarar vermeyi sürdürmeye devam ediyoruz. Sorun, plastiğin nasıl paketlendiği ya da hangi renkte etiketlendiği değil; hala hayatlarımızın merkezinde yer alması ve bu gerçeğin, süslü kavramlarla örtülmeye çalışılması.
Gerçek sürdürülebilirlik, bir markanın kendini anlatma biçimiyle değil, üretim ve tüketim alışkanlıklarıyla ilgilidir. Daha az kaynak kullanmak, daha yavaş büyümeyi kabullenmek, hatta bazı alanlarda küçülmeyi göze almak demektir. Kâr amacı güdülerek, çevresel sınırların aynı anda sınırsız biçimde korunamayacağını kabul etmek gerekir. İşte tam bu noktada çatışma başlar. Çünkü popüler sürdürülebilirlik anlatısı, kimseyi rahatsız etmemeyi hedefler. Herkes kazansın, kimse vazgeçmesin, sistem aynen devam etsin ister. Gerçek bilgi ise rahatsız edicidir; sınırlar çizer, bedel hatırlatır, “bu böyle devam edemez” der.
Bu yüzden sürdürülebilirlik söylemi çoğu zaman bir vitrin çalışmasına dönüşür. Uçakla yapılan bir çevre zirvesi, tonlarca karbon salınımıyla sunulan “net sıfır” hedefleri, tek kullanımlık ürünler satan ama “geri dönüştürülebilir" ambalajla övünen markalar… Bunların hepsi, kavramın içinin nasıl boşaltıldığının örnekleridir. Sürdürülebilirlik, mevcut tüketim düzenini sorgulamadığı sürece güvenlidir; tam da bu yüzden bu kadar kolay benimsenir.
Oysa sürdürülebilirlik, özünde radikal bir fikirdir. Daha az tüketmeyi, daha yavaş yaşamayı, bazı konforlardan vazgeçmeyi ima eder. Popüler kültür bu radikalliği törpüler, akademik bilgi ise ısrarla hatırlatır. Çatışma buradadır. Biri kavramı pazarlanabilir kılmak ister, diğeri ise anlamını korumaya çalışır.
Artık bazı kırmızı çizgileri belirsiz bırakma lüksümüz yok. Hangi üretim biçimlerinin, ne kadar “yeşil” anlatılırsa anlatılsın sürdürülebilir olamayacağını açıkça söylemek zorundayız. Tek kullanımlık ürünler, sürekli artan plastik üretimi, sınırsız büyümeyi hedefleyen endüstriler; bunların hiçbiri etiket değiştirerek masumlaşmıyor. Geri dönüşüm, bu noktada bir çözüm değil, yalnızca tüketimin ömrünü uzatan bir erteleme mekanizmasıdır. Daha az üretmeden, daha az tüketmeden, bazı sektörlerin küçülmesini kabul etmeden sürdürülebilirlikten söz etmek dürüst değildir. Asıl soru şudur: Bu yaşam biçimi gerçekten herkes için mi mümkün, yoksa gezegenin bedelini görünmez kılarak belirli bir azınlığın konforunu mu koruyor? Bu sorular sorulmadıkça sürdürülebilirlik, bir yol haritası değil; sistemin kendini aklamak için kullandığı süslü bir kelime olarak kalacaktır.
Bu noktada şu soruyu sormak gerekir: Sürdürülebilirlik gerçekten bir dönüşüm mü, yoksa sistemin kendini aklamak için kullandığı son süslü kelime mi? Eğer rahatsız edici soruları yeniden sormaya başlarsak; “Ne kadar yeterli?”, “Kim bedel ödüyor?”, “Bu büyüme kimin pahasına?” gibi soruları… O zaman sürdürülebilirlik, içi boş bir etiket olmaktan çıkıp gerçek bir yol ayrımına dönüşebilir.
YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.