Raziye Özdemir Tüfekçi

Raziye Özdemir Tüfekçi

Rahatsız Etmenin Gücü

Duyarlılık, çevre mücadelesinin küçümsenmemesi gereken bir eşiğidir. Farkındalık yaratmak çevre açısından vazgeçilmezdir; durup düşünmek, çıkarım yapmak, çevreyle ilgili bir iç muhasebeye girmek... Çok kıymetlidir. Hashtag’lerle yapılan paylaşımlar (#DoğayıKoru, #SaveThePlanet, #ZeroWaste) dünya çapında yankı bulabilir. Ancak çevre mücadelesi, yalnızca doğru tarafta durduğunu ilan etmekle ilerlemez. Bir bedel ödenmediğinde, duyarlılık çoğu zaman konfor alanında kalır.

1980’ler ve 90’larda çevre örgütlerinin başvurduğu daha fiziksel, sert provokasyonlar bugün geriye dönüp bakıldığında rahatsız edici olduğu kadar dönüştürücüydü. Balina avcılığına karşı küçük teknelerle dev gemilerin önüne çıkmak, petrol platformlarına tırmanmak, nükleer denemelere karşı askeri alanlara girmek… Bu eylemler tehlikeliydi, yasadışıydı ve yoğun biçimde eleştirildi. Ama tam da bu yüzden güçlüydüler. Çevre hareketinin marjinal bir hassasiyet olmaktan çıkarıp bedel ödemeye hazır bir mücadele olduğunu gösterdiler. Bugün balina avcılığına dair toplumsal algının değişmesinde, bu sert çıkışların payı büyük.

Daha yakın bir örnek olarak Greta Thunberg’in okul grevleri var. Tek başına bir okulun önünde oturması, sembolik olarak yapılmaması gereken bir şeydi. Ders bırakmak, sisteme uymamak, çocukların sessiz kalmasının beklendiği bir alanda yüksek sesle itiraz etmek… Bu tavır küçümsendi, hedef alındı, alaya alındı. Ama tam da bu rahatsız edicilik, iklim krizini soyut bir gelecek senaryosu olmaktan çıkarıp bugünün politik meselesi haline getirdi. İnsanlar Greta’yı sevse de sevemese de iklim artık konuşulmak zorundaydı.

Müzelerde yapılan çevre protestoları ise provokasyonun sınırlarını tartışmaya açtı. Dünyaca ünlü tabloların önünde gerçekleştirilen eylemler sanata saygısızlık eleştirilerini doğurdu. Tepkiler sertti. Bu eylemler mesajın önüne geçtiği anlar yarattı; hatta bazı durumlarda ters tepti. Ama aynı zamanda şu gerçeği de ifşa etti: İklim krizi, görünmezleşecek kadar normalleştirilmişti. İnsanlar “neden böyle bir yönteme ihtiyaç duyuldu?” diye sormaya başladığında, mesele yeniden gündemin merkezine taşındı.

Bu örneklerin ortak noktası, kimseyi memnun etmemeleriydi. Hatta çoğu, bilinçli olarak memnun etmemek üzere kurgulandı. Çünkü amaç onay almak değil, konforu bozmak, gündemi zorla açmaktı. Provokasyon, burada duyarlılığı uyandıran bir şok etkisi yarattı.

Ama her provokasyon dönüştürücü olmadı. Bazıları yalnızca tepki topladı; savunma duvarlarını yükseltti. İnsanlar mesajı değil yöntemi tartıştı, “abartıyorlar” diyerek geri çekildi. Bu noktada provokasyon, duyarlılığı artırmak yerine kilitledi. Yani provokasyon tek başına çözüm olmadı; yönlendirilmediğinde etkisini kaybetti.

Geçmiş deneyimler bize şunu söylüyor: Provokasyon, duyarlılığı doğurabilir ama onu eyleme bağlamazsa kısa ömürlü kalır. Duyarlılık da provokasyonla sarsılmadığında görünmezleşir. Asıl mesele, rahatsızlık yarattıktan sonra “peki şimdi ne yapacağız?” sorusunu cevapsız bırakmamaktır. Çevre mücadelesi ne sadece hashtag’lerden ibaret olmalı ne de yalnızca şok edici görüntülerden. Duyarlılığı sarsan, sarsıntıyı eyleme bağlayan ve bedel ödemeyi göze alan bir çizgiye ihtiyaç var. Çünkü doğa, nazik çağrılarla değil; geç kalındığında yükselen alarmlarla konuşur.

Çevre eylemleri yalnızca dikkat çekmek için değil, somut bir değişim hedefi göstermek için yapılmalıdır. Etkili bir mücadele, eleştirilme ve bedel ödeme ihtimalini bilinçli biçimde göze alır. Asıl dönüşüm, duyarlılığı uyandıran eylemlerin kalıcı davranış ve politika değişikliklerine bağlanmasıyla mümkündür.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.