Ertuğrul Özkök
Dolu koltuktan ilk ders: Altaylı’yı yoldan çevirip geri getirten doktor
Fatih Altaylı 7.5 aydan beri ilk defa koltuğuna oturdu ve ilk yayınını dün yaptı.
Bugüne kadar en ilgiyle izlediğim yayını oldu diyebilirim.
Dünyanın en ünlü psikoloji dergisi Fransız “Psychologies” genel yayın yönetmeni olsam, bu konuşmayı banko o ayın kapak konusu yapardım.
Çünkü öyle bir dünyaya gidiyoruz ki, Türkiye’de veya Amerika Birleşik Devletleri’nde herkes, her an Fatih Altaylı’nın yaşadığı bu 7.5 ayı yaşayabilir.
İyi bir gözlemci gazeteci gözüyle, yaşadığı mekânlara, insanlara ve kendine baktığı zaman ortaya olağanüstü bir “yalnızlıkta hayatı sürdürme” tecrübesi çıkıyor.
HER GECE YATMADAN
YAPMANIZ GEREKEN İKİ ŞEY
Konuşmanın birçok bölümünü ve ayrıntısını not aldım.
Bu konuşmadan bir “Fatih Altaylı dersleri” kitabı bile yazabilirim.
Ama en ilgimi çeken, “ilk anda yaşanan iki olay” oldu.
Onu almaya üç araba gelmiş.
İlk istedikleri şey cep telefonu olmuş.
İlk izin vermedikleri şey de içeri gidip üstünü değiştirme isteği…
Yeni Türkiye’de yeni bir atasözü var:
“Sabah kapını çalan sütçü değil de polisse orası demokrasi değildir…”
Demek ki akşamları yatarken, sabah polisin kapıyı çalması ihtimaline karşı götürülürken giyeceğiniz elbiseyi başucunuzda tutmanızda yarar var.
Bir de telefonunuzda özel konuşmalar varsa, her gece yatmadan temizlemek.
HANGİ İLAÇLARI KULLANIYORSUNUZ
BİR KAĞIDA YAZIP CEBİNİZDE TAŞIYIN
Altaylı evden alındıktan sonra önce bir hastaneye götürülmüş.
İşte orada çok ilgimi çeken bir şey olmuş.
Kadın doktor kendisini muayene ettikten sonra hangi kronik hastalıkları olduğunu ve hangi ilaçları kullandığını sormuş.
Sonra da muayeneyi tamamlayıp gerekli belgeyi imzalamış.
Getiren polisler Altaylı’yı tekrar alıp arabayla götürürken yolda polisin telefonu çalmış.
FATİH BEY SİZ GİTTİKTEN
SONRA FARK ETTİM Kİ
Doktor, biraz önce muayene ettiği Altaylı’yı geri getirmelerini istemiş.
Geri dönmüşler ve kadın doktor şunu söylemiş:
“Biraz önce bana hangi hastalıklarınız olduğunu, hangi ilaçları kullandığınızı söylediniz. Ama siz gittikten sonra fark ettim ki, söylediğiniz hastalıklardan biri için ilaç almıyormuşsunuz. Neden?”
Fatih de “Gerekli görülmedi” demiş.
İşte bu ayrıntı çok ilgimi çekti.
AYNI HASSASİYET NİYE MURAT
ÇALIK’A GÖSTERİLMİYOR
Doğrusu doktoru da takdir ettim.
Hem dikkatini hem de en küçük ayrıntıyı dahi atlamamaya, dolayısıyla sorumluluğu kayda geçirmeye özen gösterdiği için.
Ama dinlerken şunu da düşünmeden edemedim.
Bir devlet hastanesi doktoru en küçük ayrıntıya dikkat ederken, başka doktorlar mesela neden Tayfun Kahraman ve Murat Çalık daha önceleri Ayşe Barım’ın şikâyetlerine ve durumuna gerekli hassasiyeti göstermiyorlar.
“BUGÜNÜN MAHKUMLARI” YARININ
ADALETİNİ DE BUGÜNDEN DÜŞÜNMELİ
Fatih, Türkiye siyaseti ve adalet açısından çok önemli bir şey söyledi.
O cümleleri kendimce şöyle aktaracağım:
Biz kendimiz ve bu dönem için demokrasi ve adalet istiyorsak, bu dönem bitip başkaları iktidara geldiğinde onlar da bugün hapishanedeyken dile getirdiklerini demokrasi ve adalet taleplerini yarının muhalifleri için de sürdürmeli.
Yani; yarın bir “rövanş ve intikam dönemi olmamalı” demeye getirdi.
Bence bugün iktidara gelme iddiası olan siyasetçilerin, daha bugünden içlerine sindirmeleri, daha doğrusu gönüllü olarak kabul etmeleri gereken bir duygu bu.
Bugün yaşadığımız olaylara, adaletsizliklere haklı bir öfkesi, itirazı olanların daha şimdiden bu öfkelerinin bir intikam ve kan davası psikolojisine dönmesine mani olacak bir duygu eğitiminden geçmesi gerekir.
CEZAEVİ’NDE AVOKADO İSTEYENİN YÜZÜ
BİR KARA, VERMEYENİN YÜZÜ İKİ KARA
Altaylı’nın yayınında güzel bir şey daha öğrendim.
Bir insanın hayat kalitesi anlayışı, hayatı yaşama estetiği varsa, bunu cezaevi koşullarında bile sürdürmeye çalışabilir ve çalışmalı.
Konuşmasında bunun en çarpıcı örneği “avokado”, “brokoli”, “daha kaliteli ton balığı konservesi” ve “zeytinyağlı barbunya pilaki” örnekleriydi.
Cezaevi ve avokado…
Eminim bazı troller bunu işitince hemen akıllarına “cezaevinde ejder meyveli smoothie” gibi bir şey gelmiştir.
Gelmesin, çünkü avokado ve brokoli semt pazarlarında satılan sıradan ürünler.
ÇİÇEK YAĞLI PİLAKİDEN ZEYTİNYAĞLI PİLAKİYE GEÇİŞ
Fatih, yönetime başvurup cezaevi manavına avokado ve brokoli getirilmesini de sağlamış.
Aldıkları ton balığının kalitesi çok kötüymüş.
Aynı fiyata daha iyisini getirmişler.
Barbunya pilakisinin çiçek yağlısı yerine zeytinyağlısını getirtmiş.
Öteki mahkûmlar böyle bir talepte bulunsa yerine getirilir mi bilmiyorum.
Ama o cezaevinde yatan bir tutuklunun bunu dile getirme fikrinin ve cesaretinin olması çok önemli.
EMİNİM İKİ AY DAHA KALSAYDI
HÜCREDE FALAFEL BİLE YAPARDI
Galiba Fatih herkese şunu öğretti:
“Cezaevinde isteyenin yüzü hiç kara falan değil.”
Tam aksine bir hak…
“İstemeyenin de yüzü kara değil; koğuş tabldotunun nohut pilavıyla devam eder.”
Veren cezaevi yönetiminin ise yüzü ak…
Fatih bu yolu açmış ve iyi yapmış.
Ayrıca yaratıcılığını kullanmış, o pilavın nohutundan bugünlerde bütün dünyada moda olan “humus” bile yapmış.
Eminim bir iki ay daha kalsaydı falafel bile yapardı.
Ama iyi ki kalmadı…
BİR ERKEK KOĞUŞTAN KADIN YEMEK
PROGRAMLARINA BAKINCA NE SORUYOR
Altaylı içeride 7.5 ay boyunca televizyon kanallarını izlemiş.
Kadın programlarıyla ilgili gözlemleri çok ilginçti.
Özellikle “Yemekteyiz” tarzı programlarla ilgili tepkisi ilginçti.
Çok basit bir soru sordu:
“Yemeğe davet edilen bir insan, evde yemeği yapan ev sahibine bu kadar hakaret edebilir mi?”
Haklı ama neticede onlar birer eğlence programı.
Belki her programın başına bunun “gerçek değil, bir şov olduğu” yazılabilir.
AYNI KOĞUŞTAN BAKINCA HABER
PROGRAMLARI NASIL GÖRÜLÜYOR
Haber programları ile ilgili söylediği her şeye tamamen katılıyorum.
Bugün Türkiye’nin çok ciddi bir haber kanalı sorunu var.
Konuşan kafaların dünyamızı daraltıp her gece birbirinin tekrarı üç beş konuya sıkıştırmaları gerçekten düşünülmesi gereken bir konu.
Tabii en önemlisi o programa katılan konuşan kafaların, her konuda uzman edasıyla akıl almaz saçmalıkları tekrarlamaları.
YILLAR SONRA BİR KOĞUŞTA
TEN TEN OKUMAK NASIL BİR ŞEY
Yayında beni özel olarak etkileyen bir konu vardı.
İçeride 7.5 ayda 83 kitap okumuş.
Ama aralarında en ilgimi çeken ikisi, çizgi romanlar oldu.
Asteriks’in Türkçeye çevrilen bütün sayılarını okumuş.
Bir de Ten Ten’i…
Çizgi roman benim İzmir’in Kahramanlar semtinde başlayan büyük tutkum.
İlk Tom Miks, Teksas, Sipiru, Küçük Prens, Red Kit’leri orada okumaya başladım.
NATO’da görevli Amerikalı askerlerin çöp tenekelerinde ilk Marvel ve DC Comics çizgi romanlarını bulup orada okumaya başladım.
Çizgi roman modern gazeteciliğe inanılmaz bir estetik ve boyut getiriyor.
Gördüm ki Fatih de bu kültürü çok benimsemiş.
BİR SİLİVRİ KUŞÇUSUNUN YARALI
YAVRU KUŞU TEDAVİ FORMÜLÜ
7.5 aylık cezaevi güncesinde beni en çok etkileyen bölüm, yuvadan düşen yavru kuştu…
Koğuşunun önündeki avluda üç dört kuş yuvası varmış.
Bir gün o yuvadan bir yavru düşmüş.
Kanatları henüz yeni çıkan bir yavru kuşmuş.
Hepimizde şöyle bir izlenim vardır: Yuvadan düşen yavru kuşu yaşatmak imkânsız değilse bile çok zordur.
Fatih eskiden okuduklarından şunu öğrenmiş: Yavru kuşların enerjiye çok ihtiyacı varmış.
Cezaevi tabldotundaki revaninin şurubundan küçük kuşa içirmiş.
Küçük kuş üç beş gün sonra uçup gitmiş.
ALKATRAZ KUŞÇUSUNUN YAZI
YAZACAK KAĞIDI BİLE YOKTU
Biz, John Frankenheimer’in “Alkatraz Kuşçusu” filmiyle büyüyen bir nesiliz.
Filmin kahramanı Robert Stroud, hapishanede kanarya besleyen bir mahkûmdu.
Ancak sonradan nakledildiği Alkatraz Hapishanesi’nde kuş beslemek yasaktı.
Yazı yazması için kâğıt bile vermiyorlardı.
Yani filmin adı “Alkatraz Kuşçusu” idi ama filmde kuş yoktu.
Fatih daha şanslıydı.
Yazı yazacak kâğıdı da kalemi de vardı.
Kuş beslemiyordu ama yuvadan düşmüş yavru kuşları yaşatma sanatını orada öğrendi.
Çok ilginç bir programdı.
Hepinize mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.
YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.