Bedri Baykam
Bari BM ve NATO’yu kapatın!
Maduro ve Venezuela haberleri her yerden üzerimize yağıyor; televizyondan, gazeteden, telefondan, sohbetten… Dünya gündemini unutulmaz bir şekilde değiştiren günler yaşıyoruz.
MADURO KİMLİĞİ ABD SUÇUNU AZALTMAZ
Öncelikle hiç kimse “Efendim Maduro da demokrasiye saygılı bir adam değildi. Siyasi rakiplerini yok etti, seçimleri gasp etti, küstah bir diktatördü. Bütün bunları hak etti, iyi de oldu” demeye kalkışmasın! Ben Venezuela’da yaşasam, tahmin edebilirsiniz ki, böyle bir adama tabii ki oy da destek de vermem. Ama bu saydıklarımızın hiçbiri, emperyal gücün bir ülkeyi basıp devlet başkanını silahlı bir operasyonla kaçırabilmesini anlaşılabilir kılamaz. Dolayısıyla kimse böyle bir mantık yargısının arkasına sığınmasın! İşin daha da trajikomik tarafı, Amerika bir diktatörü ortadan kaldırıp yerine uluslararası hukuka uygun, demokratik bir seçim yaptırma sözü falan da vermiyor. İlk dakikada öğreniyoruz ki konumuz, her şeyden önce petrol! “ABD Venezuela’nın petrol sektörünü yeniden inşa edecek” diye buyuruyor Mr. Trump! Bunun evrensel, diplomatik ve uluslararası alandaki karşılığı; başka bir ulusun zenginliklerini, varlığını çalmak. Anlayacağınız, tarihe altın harflerle yazılacak bir eylem yok ortada! Yanlış anlamayın lütfen, Amerika aynı eylemi yapıp “tam demokrasiyi bu ülkeye getirmeye karar verdim” dese de demokrasiye, anayasal ve evrensel hukuka inanan her insanın gözünde eşit derecede suçlu olurdu. Ama bize övünçle bildiriyorlar ki, durum tamamen “duygusal”!
Maduro, kendi yönetiminde ve ordusunda hangi ihanetlere uğradı da adeta bir kapıyı kırarak eve dalıp bir Başkanı ve eşini rahatlıkta ele geçirdiler? Bu konuda da yarı ifşa/itiraf karışımı bilgiler ortalıkta geziniyor; nasıl olsa ilerleyen günlerde veya aylarda detaylar ortaya çıkar. Ama sonuçta Venezuela cephesinde de övünülecek bir durum yok.
TÜRKİYE’DE, CARACAS SOKAK GÖRÜNTÜLERİ HİÇBİR ZAMAN YAŞANAMAZ!
Olayın yaşanıp haberin patladığı cumartesi günü, dünyayı en yüzeysel şekliyle algılayan sözde demokrasi sever kitleler, Caracas sokaklarında darbeyi alkışlayıp Amerikan bayrakları sallıyorlardı! Yazının en başında hatırlattığım mantığın en bayağı hâlindeki tuzağa balıklama atlayan bir güruhtu onlar! Venezuela halkının bir kısmı, diktatörün yarattığı nefret ve tepkiler nedeniyle, belki büyük bir mutluluk hissetti. Ancak ortadaki durumun gerçek yüzü ortaya çıkıp konunun şimdi “ayı ile yatağa girmek” olduğu anlaşıldıkça, kalplerini yavaş yavaş bir pişmanlık doldurmaya başlayacak. Kendi zenginliklerini kendi halkı için kullanan ya da kullanmıyorsa bile ileride kullanma umudu olan bir ülke olmak yerine, emperyalist bir gücün sömürü kuyusu hâline dönüşmek, fazlasıyla korkunç bir senaryo. Venezuela halkının bir kısmının sokaklara çıkıp bayram etmesi, bir diktatörden kurtulmuş olmanın rahatlamasıyla izah edilemez. Bu, aynı zamanda emperyalizme esir düşmenin farkına varamayan, politik bilinci maalesef gelişememiş bir toplumun teslim bayrağı çekmesidir. Mesela böyle bir tavrı Türk halkı hiçbir zaman göstermez! Türkiye’de böyle bir senaryo yaşama geçemez. TSK ve Türk halkı, hiçbir işgalci kuvvetin, elinde hangi silah olursa olsun, ülkeye elini kolunu sallayarak girmesine ve ortalıkta böyle cirit atmasına olanak vermez. Türkiye’de siyasi bilinç, her şeye rağmen, çok daha oturmuştur. İşgalci düşmanla iş birliği yapmaya kalkışacak densizler çıkar mı? %100 çıkabilir. Ama sayıları çok az olur ve bu şekilde kutlama sahneleri hiçbir şekilde yaşanmaz.
Diğer tarafta ise, söylendiğine göre “Seni Türkiye’ye yollayalım” teklifini reddeden Maduro, New York’a resmen derdest edilmiş, aşağılanmış, elleri bağlı, terlikli, başına ayı kulaklığı olan kepimsi şey geçirilmiş hâlde, sanki bir av gibi oradan oraya sürüklenen bir profile hapsedilmiş şekilde getirildi.. Amerika’da belki Cumhuriyetçiler, bu görüntülerle bir güç gösterisi yapıp özellikle Orta Amerika’da gözle görülebilir şekilde oylarını artırmayı umuyorlar ve hatta belki gerçekten de arttırıyorlardır; ama Amerika kurulduğundan beri dünya ölçeğinde bundan daha büyük bir prestij çöküşü yaşamadı. Yani dünyanın gözünde o görüntülerde aşağılanan Maduro değildi; koskoca tarihiyle beraber Amerika Birleşik Devletleri idi! Aynen Netanyahu ile İsrail’in artık dünyanın gözünde yerin dibine göçtüğü gibi!
New York’ta zorla mahkemeye çıkarılan Maduro’lar, kendilerine yöneltilen bütün suçlamaları beklenildiği gibi reddettiler. Amerika, yarattığı bu ortamla, herhâlde Maduro’ya en çok düşman olan insanların bile dünyada devrik diktatöre neredeyse sempati duymasını sağladı.
ABD ARTIK “DÜNYAYI” TEHDİT EDİYOR’
Trump, birçok ülkeyi artık doğrudan tehdit ederek yeni askerî hedefinin onlar olacağını üstüne basarak belirtiyor! Bu sahne kaçınılmaz şekilde İkinci Dünya Savaşı’nın başını bize hatırlatıyor. Hadi diyelim İran, Kolombiya ve Küba, cumhuriyetçi sağcı bir diktatörün gözünde zaten “olağan şüpheli”; peki Meksika, Danimarka–Grönland veya Kanada’yı bu listeye ekleyen Trump mantığına ne diyebiliriz ki? Düşünün ki Danimarka, NATO üyesi bir ülke ve bugüne kadar kendisini teorik Rus tehdidine karşı Amerika ve NATO tarafından korumaya alınmış zannederek yaşamını sürdürdü. Şimdi ise Trump’ın sert sataşmaları ve provokasyonlarıyla tehdit edilen bir “keklik” konumunda. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, her ne kadar dik duran, sert bir yanıt vererek Amerika’nın tehditlerini şimdilik boşa çıkarmaya çalıştıysa da, eminim şu anda kabine toplantılarında “Yahu gerçekten böyle bir delilik yaparlarsa biz ne yaparız? Avrupa bizi korur mu, yoksa onlar da ‘aman itidalli davranın’ saçmalığına devam ederler mi, yapayalnız kalır mıyız?” diye ekibiyle kara kara düşünüp duruyordur!
Unutmayın ki en köklü Avrupa ülkelerinden birinden söz ediyoruz; yani Küba’dan değil! Çünkü Kübalılar 66 yıldır zaten doğdukları andan itibaren bir Amerikan saldırısı yaşayabileceklerini düşünerek nefes alıp verirler, Danimarkalıların ise böyle bir düşünce bugüne kadar akıllarından bile geçmemiştir! Fransa, biraz gecikmeli olarak olsa da doğru tepkiler verdi ama esas izninizle bir ülkeyi candan alkışlamak istiyorum: İspanya! Aynen Gazze konusunda İsrail’e ve Amerika’ya gösterdikleri net tavrı, şimdi yine Venezuela konusunda da aynen öne sürüyorlar! İspanya’nın kendi inandığı evrensel, etik, demokratik değerler var ve onların insan haklarına ya da barışa olan inançları, diplomatik zorlama veya “kurtlarla bilinçli dans” havalarına hiç yaklaşmıyor. Bravo!
Amerika’nın Venezuela’ya yaptığı saldırının, kendi ülkesinin hukukî sistemine veya dünyada geçerli uluslararası hukuka göre kabul edilebilir hiçbir yanı yok. Ne ortada Senato’dan veya Temsilciler Meclisi’nden geçirilmiş bir onay var ne de kaçınılmaz bir ulusal güvenlik durumu nedeniyle aniden yapılması gereken bir müdahale söz konusu! Dolayısıyla Amerikan iç siyasetinde New York Times’ın, Kamala Harris’in ve New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’nin verdikleri sert, negatif tepkilerin büyük önemi var! Demokrat senatörler şimdilik “Trump Venezuela konusunda ne yapacağını tam bilmiyor, ortada hazır bir planı yok” demekle yetiniyorlar. Zaten Trump’ın işgal ettiği ülke hakkında “yönetim konusunda ne yapacağıma henüz karar vermedim, bakıyorum” diyebilmesi, aynı zamanda da bir hukuk devleti olarak ABD’nin kendi anayasasıyla beraber çöküşüdür.
Son yıllarda zaten pamuk ipliğiyle bağlı gibi varlığını sürdüren Birleşmiş Milletler, bu son olaydan sonra doğru tepkileri resmi olarak veremezse, varlık nedenini kaybedecektir. Uluslararası anlaşmaların ve metinlerin artık hiçbir anlama gelmediği bu Amerikan operasyonuyla kesin olarak tescil edilmiştir. Bütün Avrupa Birliği’nin bu konuda ortada top çeviren, komik, çekimser laf ebelikleriyle tavrını sürdürüp “ama lütf en itidalli olun” gibi hiçbir anlama gelmeyen, saçmalık dolu laflar edebilmesi, Avrupa’nın da hukuki vicdan ve etik açıdan çöküşünü hızlandıracaktır. Yapılan kınamalar da hiçbir anlama gelmeyen ve Trump’ı yalnızca güldürecek, o ülkelerin kendi halklarının isyanını dindirmek için atılmış laflardan ibaret olarak kalmaya mahkumdur!
Başta AB, Amerikan Senatosu ve Temsilciler Meclisi; bakalım siyasal literatürümüze girecek daha ne inciler yumurtlayacaklar? Londra’nın ise bu konuda ne kadar derin çukurlara düşebileceğini tahayyül bile edemiyorum! Kimbilir, belki Irak Savaşı’nda bu konuda verdiği muhteşem hizmetlerden dolayı, mükemmel eleman olarak tekrar Tony Blair başa geçer, Downing Street 10 Numara’ya yerleşiverir!
BM, NATO VE… NOBEL BARIŞ ÖDÜLÜ!
BM, kuruluşunun kökeninde ABD ve New York olmasının, tartışmasız olarak bu süper gücün emperyalist boyunduruğu altına girmek anlamına gelmediğini idrak etmediği müddetçe, artık yaşamını sürdürmesinin bir anlamı kalmamıştır. Dünya artık ya Amerika’nın raydan çıkmış küresel tehditlerine, BM’den başlayarak dur demeyi öğrenecek, ya da Birleşmiş Milletler yok olacaktır.
Trump’ın Grönland konusundaki anlamsız ve sert ısrarı, ABD’yi, belki İran, Kolombiya, Küba üçlüsünden daha önce askeri olarak Avrupa Birliği ile karşı karşıya getirecektir. AB buna her açıdan, diplomatik-hukuki ve hatta askeri olarak direnmeyi başaramazsa, AB’nin artık varlık nedeni bile tartışılır hale gelir.
Gelin bir an düşünelim, süper güçlerden birinin lideri aniden delirir ve onca ülkeye aynı anda tehditler yağdırdıktan sonra savaş açıp bombalamaya geçerse, ona kim “dur” diyecek? Amerika ve sonunda Rusya, Hitler’e “dur” demişlerdi. Peki dehşet güldürüsü senaryosunu bir adım öteye taşıyalım! Danimarka ve Kanada böyle bir saldırıya uğrarlarsa, onları Amerika’dan Rusya mı koruyacak?
Ya da Birleşmiş Milletler’in artık daha fazla uzatmadan kendini feshetmesi, “çok önemli bir şeyler konuşuyor ve yapıyor” havasını sürdürme mecburiyetinden herkesin kurtulması, çok daha hayırlı olmaz mı? Peki, durun, daha bitmedi: ABD, dün hala “Groenland için askeri müdahale dahil her alternatifi, masaya yatırıyoruz diyordu. NATO ne olacak? Kendi içinde ikiye bölünüp hırsızlar ve polisler olarak aralarında kovalamaca mı oynayacaklar? Grönland’da birbirlerine bomba mı atacaklar? Taa ki köşeden bir yaşlı adam çıkıp “Hadi, bence artık hepiniz evinize gidin; bu bina tehlikeli ve çökmek üzere, topunuz altında kalabilirsiniz” diyene kadar!
İlahi Donald! Hadi hepsini anladık! Birden içinden geldi, kötü kovboy olmak istedin! Diyelim ki Çelik Blek, Al Capone, Red Kit, Jesse James hepsi karıştı, kısa devre yaptı; ortaya İkinci Dünya Savaşı’ndaki gibi her ülkeye aynı anda saldıran kolaj bir profil çıkıverdi! Hepsini anladık da daha şurada yalnızca 1 ay önce “Hani nerede benim Nobel Barış Ödülüm?” diye tepinip durmak neydi ya? Ben bu filmin bir tek orasını anlayamadım!
Sürrealist beyin jimnastiğimiz bugünlük bu kadarla kalsın! İzninizle, bu konunun Ankara’ya ve iç siyasetimize olan malum yansımalarına bu ağır gündemde girmiyorum; onları benim yerime kaleme alabilirsiniz zaten!
YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.