Raziye Özdemir Tüfekçi

Raziye Özdemir Tüfekçi

Yeni Çağın Psikolojik Sorunu: İklim Kaygısı

Bir sabah uyanıp dünyayı kurtaramayacağınızı bilerek güne başlamak nasıl bir histir? Genç kuşaklar için bu soru artık soyut bir kavram değil. İklim krizi, yalnızca sıcaklık artışları ve karbon grafikleriyle sınırlı bir mesele değildir. Aynı zamanda derin bir psikolojik yüktür. “Eko-anksiyete” ya da "iklim kaygısı", özellikle gençlerde artan bir gelecek korkusuna dönüşmüş durumda. Bilimsel veriler kötüleşirken, bireylerin zihninde şu soru yankılanıyor: “Bu dünyada uzun vadeli bir hayat planı yapabilir miyim?”

İklim kaygısı, irrasyonel bir panik hali değildir. Aksine, rasyonel verilerin yarattığı duygusal bir tepkidir. Orman yangınları, kuraklık, seller ve rekor sıcaklıklar... Artık haber değil, günlük gerçekliktir. Ancak sorun yalnızca felaketlerin kendisi değil, felaketlerin normalleşmesidir. Sürekli kriz hali, zihinsel bir yorgunluk yaratır. Bu yorgunluk zamanla umutsuzluğa, ardından da duyarsızlaşmaya dönüşebilir.

Bir örneği ele alacak olursak; Don't Look Up filmi, yaklaşan bir felaket karşısında toplumun nasıl kolektif bir inkar ve duyarsızlık üretebildiğini çarpıcı bir hiciv diliyle gösterir. Gökyüzünde herkesin görebileceği kadar büyük bir tehdit varken bile insanların gündemi magazinle, reytingle ve siyasi hesaplarla meşgul kalır. Hakikat, bağırarak anlatıldığında bile bir görüş seviyesine indirgenir. Film, bilgi çağında yaşadığımızı sanarken aslında bilgiye karşı nasıl bağışıklık geliştirdiğimizi ima eder: Sürekli uyarıya maruz kalan zihin, sonunda hiçbir uyarıyı ciddiye almamayı öğrenir. En sarsıcı olan, felaketin büyüklüğü değil; insanların onu normalleştirme, erteleme ve eğlenceye dönüştürme hızıdır. Duyarsızlaşma burada bir eksiklik değil, bir savunma mekanizmasıdır. Fakat bu mekanizma çalıştıkça, gerçek tehlike daha da görünmez hale gelir. Tıpkı bu film ilk yayınlandığında oluştuğu etki ile şu an verilen tepki gibi insan duyarsızlaşır. 

Daha çarpıcı olan ise şudur: İklim krizi bireysel bir suçluluk duygusu üretirken, sistemsel sorumluluk çoğu zaman arka planda kalır. Gençler plastik pipet kullanıp kullanmadığını düşünürken, küresel üretim sistemleri aynı hızla devam eder. Bu çelişki, kontrol edilemeyen bir soruna karşı kontrol yanılsaması yaratır. İnsan zihni, çözümü bireysel davranışlarda ararken, sorunun ölçeği bireyin çok ötesindedir.

İklim kaygısının iki ucu vardır: Felç edici korku ve dönüştürücü farkındalık. İlki insanı pasifleştirir, ikincisi ise kolektif eyleme yönlendirir. Buradaki kırılma noktası, meselenin bireysel ahlak değil kamusal politika olduğunu kabul etmektir. Çünkü gezegeni kurtarma sorumluluğu tek tek insanların omzuna bırakıldığında, sonuç çoğu zaman tükenmişlik olur.

Belki de asıl soru şudur: Kaygıyı bastırmalı mıyız, yoksa onu bir pusula gibi mi kullanmalıyız? Eğer kaygı bizi düşünmeye, sorgulamaya ve talep etmeye yönlendiriyorsa, bu bir zayıflık değil; toplumsal uyanışın işaretidir. Ancak kaygı bizi yalnızlaştırıyorsa, o zaman mesele yalnızca iklim değil, dayanışma eksikliğidir.

İklim krizi fiziksel bir tehdit olduğu kadar zihinsel bir sınavdır. Bu sınavı tek başımıza geçemeyiz. Çünkü sorun küresel, çözüm de kolektif olmak zorundadır. Kaygı, doğru yere yöneldiğinde bir yük değil, değişimin başlangıcı olabilir.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.