Yeşil Mutabakat mı, Yeşil Makyaj mı?

Raziye Özdemir Tüfekçi

1 Aralık 2019 tarihinde açıklanan European Green Deal, Avrupa Birliği’nin ekonomik modelini iklim nötr bir çerçeveye oturtmayı amaçlayan bir politika paketidir. Hedef nettir: 2050’de karbon nötr bir Avrupa. Ancak bu büyük vizyonun ara hedefi, 2030 yılına kadar sera gazı emisyonlarını 1990 seviyelerine kıyasla en az %55 azaltmaktır. İşte bu ara hedef doğrultusunda hazırlanan “Fit for 55 (55’e Uyum)” paketi, AB’nin iklim, enerji, arazi kullanımı, ulaşım ve vergilendirme politikalarının bütüncül biçimde yeniden düzenlenmesini öngören bir mevzuat değişikliği sürecini ifade eder.

Fit for 55 paketi; EU Emissions Trading System’nin (ETS) genişletilmesi ve güçlendirilmesini, yenilenebilir enerji kapasitesinin artırılmasını, enerji verimliliği hedeflerinin yükseltilmesini ve karbon yakalama ve depolama (CCS) teknolojilerinin desteklenmesini içerir. ETS’nin kapsamının deniz taşımacılığı ve bazı yeni sektörleri içerecek şekilde genişletilmesi, karbon fiyatının daha belirleyici bir araç haline getirilmesi ve sınırda karbon düzenleme mekanizması (CBAM) ile karbon kaçağının önlenmesi hedeflenmektedir. Bu yönüyle paket, yalnızca çevresel değil aynı zamanda ticari ve jeopolitik sonuçlar doğuran bir dönüşüm aracıdır.

Ancak tüm bu teknik düzenlemelerin ötesinde asıl mesele şudur; bu dönüşüm gerçekten üretim ve tüketim paradigmasını değiştirmekte midir, yoksa mevcut büyüme modelini daha verimli ve daha düşük karbonlu hale getirerek sürdürmenin bir yolu mudur? Yenilenebilir enerji yatırımları artarken toplam enerji talebi azalıyor mu? Elektrifikasyon hızlanırken madencilik faaliyetleri ve kritik ham madde bağımlılığı nasıl yönetiliyor? CCS teknolojileri, zorunlu sektörlerde geçiş çözümü mü yoksa fosil yakıt kullanımını uzatan bir güvenlik ağı mı?

Avrupa Birliği’nin yaklaşımı, iklim krizini piyasa mekanizmaları ve regülasyon kombinasyonu ile çözmeye dayanıyor. Karbonun fiyatlandırılması, emisyonların ticarete konu edilmesi ve yeşil finans araçları aracılığıyla sermayenin yönlendirilmesi bu modelin temelini oluşturuyor. Fakat burada bir çelişki beliriyor: Sürekli büyümeyi hedefleyen bir ekonomik sistem içinde mutlak kaynak ve emisyon azaltımı ne kadar mümkün? Verimlilik artışı çoğu zaman “geri tepme etkisi” (rebound effect) ile daha fazla tüketimi tetikleyebiliyor.

Dolayısıyla mesele yalnızca emisyon azaltım yüzdeleri değil; ekonomik önceliklerin, üretim ölçeğinin ve tüketim kültürünün sorgulanıp sorgulanmadığıdır. Eğer dönüşüm sadece teknolojik iyileştirmelerle sınırlı kalır ve yaşam biçimlerine, adil paylaşım ilkesine ve küresel eşitsizliklere dokunmazsa, “Yeşil Mutabakat” zamanla “yeşil makyaj” eleştirilerinin hedefi olabilir.

Gerçek bir ekolojik dönüşüm; karbon tablolarında değil, kalkınma anlayışında köklü bir değişimi gerektirir. Soru artık şudur: Avrupa Birliği yeşil bir ekonomi mi inşa ediyor, yoksa mevcut ekonomik düzeni daha sofistike bir çevrecilikle yeniden mi üretiyor? Yanıt, yalnızca 2030 emisyon istatistiklerinde değil, gezegenin toplam kaynak tüketiminde ve toplumsal adalet göstergelerinde olmalıdır.