Şehirleşme ve Halk Sağlığı Arasındaki İnce Çizgi

Raziye Özdemir Tüfekçi

Sanayi, ekonomik kalkınmanın temel taşlarından biridir. Fabrikalar üretir, istihdam sağlar ve ülke ekonomisine katkıda bulunur. Ancak sanayi faaliyetlerinin plansız bir şekilde yerleşim alanlarıyla iç içe geçmesi durumunda ortaya çıkan bedel, çoğu zaman insan ve çevre sağlığı olmaktadır.

Bir fabrikanın etkisi yalnızca bacasından çıkan dumanla sınırlı değildir. Hava emisyonları, atık sular, gürültü, trafik yoğunluğu ve koku kirliliği çevrede yaşayan insanların günlük yaşamını doğrudan etkileyebilmektedir. Özellikle ağır sanayi tesislerinin şehir merkezlerinde veya yerleşim alanlarının hemen yanında bulunması, halk sağlığı açısından önemli riskler oluşturmaktadır.

Türkiye'de bu durumun en dikkat çekici örneklerinden biri Kocaeli'nin Dilovası ilçesidir. Uzun yıllardır demir-çelik, metal, kimya ve çeşitli ağır sanayi tesislerine ev sahipliği yapan bölgede yapılan araştırmalar, kanser vakalarının ve kanser kaynaklı ölümlerin dikkat çekici seviyelere ulaştığını ortaya koymuştur. Bir çalışmada Dilovası'nda kanser nedeniyle gerçekleşen ölümlerin oranının yüzde 33,7 seviyesine ulaştığı belirtilirken, bu oran dünya ortalamasının yaklaşık üç katına yaklaşmaktadır. Daha önce yapılan araştırmalarda ise özellikle akciğer kanserine bağlı ölüm oranlarının dünya ortalamasının yaklaşık 2,5 kat üzerinde olduğu ifade edilmiştir.

Bu veriler elbette tek başına sanayi faaliyetlerinin doğrudan sonucu olarak yorumlanamaz ancak yoğun sanayi faaliyetleri, hava kirliliği ve çevresel maruziyetin halk sağlığı üzerindeki etkilerini göz ardı etmenin de mümkün olmadığını göstermektedir. Soluduğumuz havanın kalitesi ile sağlığımız arasındaki ilişki artık bilimsel olarak tartışmasızdır.

Sorun yalnızca kanser riski değildir. Şehir içinde kalan sanayi tesislerinin yarattığı bir diğer önemli çevre sorunu da koku kirliliğidir. İstanbul'daki Tuzla Deri Organize Sanayi Bölgesi bunun en bilinen örneklerinden biridir. Deri işleme süreçlerinde kullanılan kimyasallar, üretim faaliyetleri ve atık su arıtma sistemlerinden kaynaklanan kokular zaman zaman çevrede yaşayan vatandaşların şikayetlerine konu olmaktadır. Özellikle rüzgarın etkisiyle yayılan yoğun kokular; baş ağrısı, mide bulantısı, stres ve yaşam kalitesinde düşüş gibi sonuçlara neden olabilmektedir.

Benzer şekilde İzmir Aliağa'da yaşayan vatandaşlar da zaman zaman petrokimya tesisleri ve rafineri faaliyetlerinden kaynaklandığı belirtilen ağır kokulardan şikayet etmektedir. İnsanların evlerinin pencerelerini açamadığı, balkonlarını kullanamadığı veya gece uyuyamadığı bir çevrenin sağlıklı bir yaşam alanı olduğunu söylemek mümkün değildir.

Çevre kirliliği denildiğinde çoğu zaman akla yalnızca görünür kirleticiler gelir. Oysa çevre hakkı temiz hava, temiz su ve yaşanabilir bir çevrede bulunma hakkını da kapsar. Sürekli maruz kalınan koku, gürültü veya kirli hava da en az diğer çevresel etkiler kadar önemlidir.

Bugün dünyanın gelişmiş ülkelerinde şehir planlamasının temel ilkelerinden biri, sanayi alanlarının yerleşim bölgelerinden belirli mesafelerde konumlandırılmasıdır. Çünkü çevre yönetiminin en etkili yöntemi, kirliliği oluştuktan sonra kontrol etmek değil, oluşmasını baştan önlemektir.

Ekonomik kalkınma ile çevre koruma birbirinin alternatifi değildir. Tam tersine, sürdürülebilir kalkınma anlayışı her ikisinin birlikte yürütülmesini gerektirir. İnsanların sağlığını tehdit eden, çocukların kirli hava soluduğu, pencerelerin açılamadığı ve kanser vakalarının endişe yarattığı şehirler, gerçek anlamda kalkınmış şehirler olarak kabul edilemez.

Unutmamalıyız ki şehirler fabrikalar için değil, insanlar için vardır. Sanayi üretimi devam etmeli ancak insan ve çevre sağlığını merkeze alan planlama anlayışıyla yürütülmelidir. Gelecek nesillere bırakacağımız en büyük miras, yalnızca ekonomik büyüme değil, sağlıklı ve yaşanabilir kentler olacaktır.