Deniz kirliliği, insan faaliyetleri sonucu ortaya çıkan kimyasal, endüstriyel, tarımsal, atmosferik ve evsel atıkların denizlere ulaşmasıyla oluşan; yalnızca denizleri değil, yeryüzündeki tüm su varlıklarını etkileyen ciddi bir çevre sorunudur. Bu kirlilik, ekosistemlerin doğal dengesini bozmakla kalmaz, deniz canlılarının yaşamını tehdit ederken insan sağlığını da riske atar.
Denizler, insanlığın en büyük yaşam kaynağı olmasına rağmen bugün ne yazık ki en hoyratça kirlettiğimiz alanların başında geliyor. Yapılan küresel değerlendirmeler, deniz kirliliğinin yaklaşık %80’inin karasal kaynaklı olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Yani sorun, denizin ortasında değil; şehirlerimizde, sanayi bölgelerinde, evlerimizde ve tüketim alışkanlıklarımızda başlıyor.
Plastik ambalajlar, tehlikeli ve tıbbi atıklar, cam ve metal atıklar… Doğada çözünmesi yüzlerce yıl süren bu maddeler, yağmur suları, akarsular ve altyapı yetersizlikleri aracılığıyla denizlere ulaşıyor. Bugün okyanuslarda yaklaşık 140 milyon ton atık bulunduğu ve bu miktara her yıl ortalama 12 milyon ton yeni atık eklendiği tahmin ediliyor. Türkiye, okyanuslara kıyısı olmamasına rağmen, taşıyıcı akıntılar ve denizel dolaşım nedeniyle okyanusları kirleten ülkeler arasında ilk 20’de yer alıyor. Bu tablo, “uzakta olan bizi ilgilendirmez” anlayışının ne kadar yanlış olduğunu gösteriyor.
Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede yaşıyoruz. Buna rağmen sanayi atıkları, plansız şehirleşme, yoğun deniz taşımacılığı, kontrolsüz turizm faaliyetleri ve deniz kazaları, ülkemizdeki deniz kirliliğinin başlıca nedenleri arasında yer alıyor. Sorun yalnızca çevresel değil; aynı zamanda ekonomik ve toplumsal. Kirlenen denizler, balıkçılığı bitiriyor, turizmi zayıflatıyor ve halk sağlığını tehdit ediyor.
Doğada kendiliğinden yok olması yüzlerce yıl süren atıkların denizlere ulaşmasını engellemek, yalnızca devletlerin değil her bireyin sorumluluğu. Atığı azaltmak, geri dönüşümü bir tercih değil zorunluluk olarak görmek ve “nasıl olsa bir şey olmaz” anlayışını terk etmek zorundayız.
Gelecek nesillere çevre sevgisini aşılamak ve çevresel farkındalığı artırmak gerekiyor; çünkü doğayı koruma bilinci sonradan öğrenilen bir refleks değil, çocuklukta kazanılan bir yaşam kültürü olarak şekilleniyor. Okullarda verilen çevre eğitimi, aile içinde kurulan doğa teması ve günlük hayatta sergilenen sorumlu davranışlar, çocukların çevreyle kuracağı ilişkinin temelini oluşturuyor. Bugün attığımız bilinçli adımlar, yarının daha temiz denizlerini, daha sağlıklı ekosistemlerini ve sürdürülebilir bir yaşamı mümkün kılıyor.
Bugün attığımız her atık, yarın soframıza bir balıkla, kıyımıza bir yosunla, hatta soluduğumuz havayla geri dönüyor. Denizleri korumak, doğaya yapılmış bir iyilik değil; kendimize ve geleceğimize sahip çıkmaktır.