Çevre Krizi, Bilgi Eksikliği Değil Çıkar Çatışmasıdır

Raziye Özdemir Tüfekçi

Musluğu kapatıyoruz, bez çanta taşıyoruz, plastik pipeti reddediyoruz. Günlük hayatımızda yaptığımız minik seçimler bize iyi hissettiriyor. Çünkü kontrol edebildiğimiz alan burası. Ancak çevre meselesi, psikolojik olarak kontrol edilebilir parçacıklara bölündükçe rahatlatıcı bir yanılsama da üretmeye başlıyor. Sorun çözülmese bile, çözümün parçası olduğumuzu hissediyoruz. Yalnız veriler bu hissin sınırlarını açıkça gösteriyor. İklim araştırmalarına göre küresel karbon emisyonlarının yaklaşık %70’i yalnızca 100 büyük şirketten kaynaklanıyor. Bu veri tek başına önemli bir şeyi anlatır: kriz, bireylerin toplam alışkanlıklarından çok üretim sistemlerinin toplam faaliyetidir.

Sorun yalnızca üretim modeli değil, siyasal irade meselesidir. Bugün bilimsel uzlaşma son derece güçlü olmasına rağmen bazı ülkelerde karar vericiler hala sanki iklim krizi tartışmalı bir konu gibi gösterebiliyor. Örneğin ABD gibi bilimsel kapasitesi ve veri üretim gücü çok yüksek bir ülkede bile Donald Trump döneminde yönetim, Paris İklim Anlaşması’ndan çekilmiş ve fosil yakıt politikalarını esnetmişti. Bu durum bize önemli bir gerçeği hatırlatır: Çevre krizi bilgi eksikliğinden değil, çıkar çatışmasından beslenir. Sorun insanların gerçeği bilmemesi değil, karar mekanizmalarının kısa vadeli ekonomik kazancı uzun vadeli gezegen güvenliğinin önüne koyabilmesidir. Böyle bir tabloda bireyin pipet tercihinin etkisi sınırlı kalır; çünkü mesele davranıştan çok yönetişim ölçeğindedir.

Oysa gezegenin ekolojik dengesi bireysel ahlak toplamından oluşmuyor. Bir kişinin duş süresini üç dakika kısaltmasıyla tasarruf edilen su, tek bir tekstil üretim hattında saatler içinde tüketilebiliyor. Evde ayrıştırılan atıklar, üretim aşamasında ortaya çıkan atığın yanında sembolik kalabiliyor. Bu noktada bireysel çaba yanlış değil; fakat etkisinin sınırları var. Sorun tam olarak burada başlıyor: Etkisiz olduğu yerde bile yeterli olduğuna inanılması.

Modern çevre anlatısı bireyi merkeze koyuyor çünkü birey değiştirilebilir olandır. Ekonomik sistem, üretim modeli ve altyapı ise karmaşık ve politik alanlardır. Bu nedenle sorumluluk davranışlara indirgenir: pipet, poşet, duş süresi. Böylece yapısal sorunlar görünmezleşir. İnsanlar çevreyi kirleten sistemin kullanıcıları olduklarını düşünür; oysa çoğu zaman yalnızca onun içinde yaşarlar.

Bireysel çaba ancak iki koşulda anlamlıdır: Sistemsel değişimi talep ettiğinde ve kolektif hale geldiğinde. Aksi durumda çevrecilik bir vicdan pratiğine dönüşür; doğayı korumaktan çok insanın kendini aklamasına hizmet eder. Bir şey yapmak ile doğru şeyi değiştirmek arasındaki fark burada ortaya çıkar.

Bu nedenle soru “bireysel çabalar işe yarıyor mu?” değildir. Asıl soru şudur: bireysel çaba ne zaman davranış, ne zaman politika üretir? Çevre sorunları kişisel tercihlerle başladıysa kişisel tercihlerle çözülebilirdi. Ama başlamadı. Bu yüzden yalnızca kişisel kalırsa, bitmeyecek de.