Sandık tartışması...

Kemal Anadol

31 Mart yerel seçimlerinde Cumhur İttifakı ağır bir yenilgiye uğradı. Yansımalarına liderlerin bayram mesajlarında tanık olduk. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli duygularını sert bir tonla CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e yöneltti: “Türkiye Cumhuriyeti sandıkta kurulmamıştır. Türk tarihi sandıkta yazılmamıştır. Herkes aklını başına almalı.” Özel’in beklenen yanıtı gecikmedi: “(Bu ülke sandıkta kurulmadı) demeye dilim varmaz (cehalet) demeye dil sürçmesi olduğunu kabul etmek isterim. Kurtuluş Savaşı hani dünyada bir ülke sandıkta kurulduysa bu ülkede kurulmuştur.” Bu tartışma her zaman görülen sıradan atışmalardan sanılmasın sakın. Bugüne kadar hep “sandık fetişizmi” yaratıldı. Demokrasinin sandıktan ibaret olmadığını, sandığa ilaveten bir kurum ve kurallar rejimi olduğunu savunanlara hep hakaret edildi.

Anayasa’sında demokratik, lâik bir sosyal devlet olduğunu yazan bir ülkeye demokrasinin gelmesi için bunların yaşama geçmesini seslendirenler hep darbecilikle suçlandılar. Bu rahatlık nereden geliyordu? Çünkü sandıktan onlar çıkıyordu. Onlara göre sandıktan çıkmak her türlü hukuk dışı uygulamaların gerekçesiydi. İşlerine gelmeyen kararları veren Anayasa Mahkemesi kapatılmalıydı. TRT’den, Basın İlan Kurumu’na, YÖK’ten Merkez Bankası’na kadar tüm devlet kurumları onların kadroları ile doldurulmalı ve yönetilmeliydi. Adaleti paspas yaparak üstünde dolaşmayı, mülakat yoluyla gençlerin geleceğini çalmayı tek gerekçe ile savunuyorlardı: “Millet bizi istedi. Sandıktan biz çıktık!” İşler değişip tersine dönünce ve yitirmenin acısı her geçen gün katmerlenince eski söylemin değiştiğine tanık oluyoruz. Anlaşılıyor ki demokrasiyi sandıkla eş tutmak efendilerin oradan çıktıkları zaman geçerlidir! Kaybedince hemen söylem değişiyor: “Türkiye Cumhuriyeti sandıkta kurulmamıştır. Türk tarihi sandıkta yazılmamıştır.” İnsana sormazlar mı? Hani demokrasinin sandıktan ibaret olmadığını söyleyenler darbeciydi? Sizdeki bu değişimin nedeni 31 Mart seçimleri mi yoksa? Sandıktan çıktığı sürece demokrat geçinen, tersi olunca ezberi bozulanların büyüsü uçup gidiyor artık. Gelelim Bahçeli’nin savlarına…

Günümüzde lise son sınıfları ile üniversitelerin birinci sınıflarında İnkılap Tarihi Dersleri okutulmaktadır. Sekiz üniversitemizde de Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüleri vardır. Bunlardan hangisine giderseniz gidin “Türkiye Cumhuriyeti sandıkta kurulmamıştır” derseniz kesinlikle çakarsınız! 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Mustafa Kemal Paşa’nın oradan Amasya, Erzurum, Sivas ve Ankara’ya uzanan istiklâl yürüyüşünde dayandığı tek ilke “Hakimiyeti Milliye” olmuştur. Ankara’da çıkan gazetenin adı da Hakimiyeti Milliye’dir. 23 Nisan 1920’de açılan TBMM’nin duvarında “Hakimiyet Bilakayduşart Milletindir” yazılıdır. Gazi Meclisin varlık nedeni budur. Yani egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur! Birinci meclis seçimle oluşmuştur. Meclisin iradesi o kadar kesin ve keskindir ki, Gazi Mustafa Kemal Başkomutanlık yetkisini üç aylık sürelerle almıştır. Bu yetkinin tartışılması sırasında cepheden gelip Meclise hesap vermiştir!

Milli iradenin bu kadar vurgulanmasının anlamı vardır. Özellikle Hilafetin Osmanlı’ya geçmesinden sonra Padişahların bir sıfatı da “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” olduğudur. Yani irade padişahındır; tebaası da onun kuludur. Mustafa Kemal Paşa Kurtuluş Savaşı’nı TBMM iradesine dayanarak yürütmüş, Cumhuriyetin ilânından sonra da tebaa kul olmaktan çıkıp devletin onurlu vatandaşı, yurttaşı olmuştur. Bilinmelidir ki “Kul hakkı” kavramı dinseldir. Onu siyasal bir dayanak olarak kullanmak her şeyden önce lâikliğe aykırıdır. Evet Türkiye Cumhuriyeti sandıkla kurulmuştur.

Bir Osmanlı Paşası olan Mustafa Kemal’den beklenen önce ordunun oluşturulması değil midir? Hayır! O önce milli iradeyi temsil eden TBMM’ni kurmuştur. Ülkeyi işgal eden emperyalistlere karşı, ülkenin dört bir yanında oluşan “Müdafai Hukuk” cemiyetlerini bir araya getirmiştir. 23 Nisan 1920’de üyeleri sandıktan çıkan TBMM, İstiklâl Savaşının ulusal ve uluslararası alanda meşruiyetini simgelemektedir. Evet önce meclis kurulmuştur. O meclis kendi ordusunu kendi kurarak tarihteki onurlu yerini almıştır. Özetle 23 Nisan 1920 olmasaydı 30 Ağustos 1922 zaferi gerçekleşmeyecekti. Dumlupınar Meydan Savaşı’nda Yunan Ordusu imha edildikten sonra Mareşal Mustafa Kemal’in verdiği “Ordular, ilk hedefiniz Ak Denizdir” emrinin tam metninin okunmasında yarar var. Emir “Türkiye Büyük Millet Meclis Ordularına” hitap etmektedir. Kendi ordusunu kendi kuran, daha sonra da Cumhuriyet rejimini gerçekleştiren bir parlamento dünyada tektir! O da meşruiyetini sandıktan almaktadır!

Gelelim “Türk tarihi sandıkla yazılmamıştır” savına… Çeşitli ansiklopediler Kurultay sözcüğünü “Altay budunlarında politik ve askeri kararların alındığı meclise verilen ad” olarak tanımlamaktalar. Günümüzde ise hem Moğol hem de Türk topluluklarında parlamento veya seçimli toplantı anlamında kullanılmaktadır. İslam Ansiklopedisine göre “Cengiz Han’ın 1206 yılında Büyük Kurultayı toplamasından sonra Moğol ve Türk tarihinde bu terimim yaygınlaştığı kabul edilir.” Kurultay sözcüğü Osmanlı kaynakları içinde Yazıcızade Ali’nin İbn Bîbî’den yaptığı “Selçukname” tercümesinde geçer. Yazıcızade’nin eklediği kısımda Oğuz boylarının töre gereği Büyük Kurultay toplayarak Osman Bey’i Han seçtiklerini belirtir. (Selçukname, 424) Tüm olup bitenler, zaman zaman yaptığı ittifakları baston olarak kullanan AKP iktidarının kâğıttan kaplan olduğunu kanıtlıyor! Pekiyi bu kâğıttan kaplan yirmi iki yıldır nasıl iktidarda kaldı? Yirmi iki yılda ülkenin caydırıcı güçleri, medya, yargı ve orduya nasıl şekil verebildi? Ergenekon, Balyoz gibi davalar nasıl gerçekleşti? Bu sorunun yanıtını medya, yargı ve ordu gibi operasyona uğrayan muhalefetten istemek gerekmiyor mu?