Mevali!

Kemal Anadol

Bu yazıyı 24 Eylül 2023 Pazar günü yazıyorum. Televizyon başından yeni kalktım. Sırbistan’daki karşılaşmalarda Avrupa Şampiyonu olan Kadın Voleybol Millî takımımız ayağının tozuyla Tokyo’ya gitmişti. Paris’te yapılacak olimpiyatların eleme maçlarına katılacaktı. Basının “Filenin Sultanları” adını taktığı Atatürk’ün kızları Japonya’daki yedi maçın yedisini de kazanarak Cumhuriyetin yüzüncü yılında ulusumuza büyük gurur yaşattılar. Son karşılaşmayı milyonlarca seyirci gibi ben de heyecanla izledim. Belçika’yı 3-0 yenerek Fransa biletini ceplerine koydular. Asıl önemli olan, içinde bulunduğumuz gergin ve tehlikeli kutuplaşma ortamında halkı birleşip bütünleştirerek siyasilere önemli bir ders vermeleriydi. Ulusça onlarla ne kadar öğünsek, onlara ne kadar teşekkür etsek azdır. Gerçi bazı çatlak sesler çıkmadı değil. Basında yer alan haberlere göre dikkat çekici olan, bu ses sahiplerinin devletten maaş alan imam ve vaızları olmasıydı. 7 Eylül 2023 günü Zonguldak Merkez Ulu Cami’de öğle namazı öncesinde vaaz veren İl Vaizi Ali Koblay Avrupa şampiyonu olan kadın voleybolcuların kıyafetlerinin dinen sakıncalı olduğunu söyleyince cemaatten tepki gelmiş ve camiyi terk edenler olmuştu. Gazetelerden ve sosyal medyadan buna benzer olayların Pendik’te de yaşandığını öğreniyoruz. Aslında geçim sıkıntısı ve çoğu açlık sınırı altındaki insanlarımız onlardan yalana, talana, her türlü yolsuzluğa, hırsızlığa karşı çıkmalarını ve asıl bu konuda konuşmalarını istiyor. Bereket halkımızın ezici çoğunluğu kadın voleybolcuları bağrına basıyor, şu zor günlerde onlarla teselli buluyor.

***

Maçın verdiği sevinçle gazeteleri incelerken bir haberle irkildim. İktidar yanlısı on altı gazeteci ve yazar Türkçe - Arapça bir video yayınlamış ve tepki ile karşılanmıştı. Gerçek Hayat Dergisi hesabından yayınlanan videoda “Türk olduğunu söyleyerek ırkçılık yapanların Türk milletinin değerleriyle uzaktan yakın alakası yok. Azınlık bir gurubun yaptığı bu ırkçı saldırılar, Türk milletini temsil etmiyor. Irkçılık İslam’da yasaktır. Biz hep birlikte bir halkız, Türküz, Kürdüz, Arabız, Gürcüyüz ve diğerleriyiz. Hepimiz aynı milletin birer parçalarıyız. Biz Müslümanlar ezelden ebede kadar kardeşiz. Biz tek milletiz” deniyordu. İlahiyatçı yazar Cemil Kılıç ise yanıt veriyordu: “Irkçı video! Bu iğrenç videodaki kişilerden Esra Elönü, (Asla Türküm demem. Türk değilim.), Yasin Aktay (Türk diye bir millet yoktur) şeklinde açıklama yapıyorlardı. Ey Türk! Varlığına kastedenleri sakın unutma.” (Sözcü Gazetesi. 24 Eylül Pazar, 11. Sayfa, Sayı: 5951) Platonik Arap hayranlığı giderek bizi Araplaştırmaya ve Orta Doğu ülkesi olamaya götürüyor. Son günlerde bunun somut belirtileriyle karşılaşmamız da rastlantı değil. Atatürk’ün “Şahsi meselemdir” diyerek hasta haliyle tek bir kurşun atmadan ülkemize kazandırdığı Hatay’ın Arap şehri olduğunu söyleyen din görevlisi imam Halil Konakçı değil miydi?

***

Oysa kazın ayağı on altı gazetecinin dediği gibi değil hem de hiç değil. Emeviler ele geçirdikleri bölgelerdeki esir/kölelere Mevali diyorlardı. İlerleyen yıllarda ise Mevali anlayışı daha da genişletildi. Köle veya özgür olma şartı aranmaksızın Müslüman olan ama Arap olmayan herkes bu sıfatla tanımlandı. Bu anlayış Abbasilere de geçti. Selçuk Sultanı Tuğrul Bey M.S. 1055 yılında yaptığı Bağdat seferinde Büveyhoğullarını yenerek Halife El-Kaim Biemrullah’ı onlardan kurtarmıştı. Ama Tuğrul Bey halifenin kızı Seyyide ile evlenmek isteyince büyük bir engelle karşılaşmıştı. Çünkü o bir Mevaliydi. “Söylediklerin tarih sayfalarında kaldı” diyebilirsiniz. Hiç de öyle değil. 2020 yılı Mart ayında Suudi Müftüsü “Türkler Mevalidir. İslam’ı temsil edemezler” fetvasını vermekten çekinmiyordu. Gerçekte bu anlayış rastlantı değildir. Osmanlı’nın Necip Millet olarak tanımladığı Araplar Türkleri hiçbir zaman sevmemişlerdir. Bugünkü Orta Doğu Arap ülkeleri Birinci Dünya Savaşında Mehmetçiği arkadan vuran Arap kabilelere armağan olarak İngilizler tarafından verilmedi mi? Orta Doğu sınırları daha savaş sırasında İngiliz ve Fransızlar tarafından çizilmedi mi? Bu konuda yerli yabancı birçok araştırma yayınlandı. Bu imza sahiplerine Davit Murphy’nin Arap İsyanı 1916-18 adlı eserini okumalarını öneririm. Harita ve ayrıntılarıyla Osmanlı’yı Arapların nasıl vurduğunu göreceklerdir. Ama onların kendi resmi tarihleri dışındaki gerçeklere gözlerini kapattıklarını iyi biliyorum. Çünkü ulus devlete karşıdırlar. Millet derken kasıtları ümmettir. İki ayrı kavramı özellikleri karıştırıyorlar. Ne yaparlarsa yapsınlar Türk milletini Arap milleti kapsamına sokamazlar. Türk milleti ne demektir? En iyi tanımını 1930 yılında Atatürk yapıyor: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halklara Türk Milleti denir.” Atatürk ırkçı bir anlayıştan uzak bu tarifiyle konuyu aydınlığa kavuşturmuştur. Dağılan Osmanlı imparatorluğu sınırlarından Rumeli’den, Kafkasya’dan, Orta Doğu’dan gelen ve Anadolu’yu yurt edinerek burada Cumhuriyet kuran Rumeli göçmenlerinin, Çerkezlerin, Abhazların, Gürcülerin, Kürtlerin, Lazların ve diğer alt kimliklerin üzerinde bir şemsiye, üst kimliktir Türk Milleti. Kendini bu şemsiyenin altında görmek istemeyenler, Türk Kadın Milli Takımının başarılarından hoşnut olmayanlar da vardır elbette. Ama şehit kanıyla sulanmış ülkemizi, dünyada ilk kez utkuya ulaşmış antiemperyalist savaş sonunda kurduğumuz Cumhuriyetimizi elimizden alamazlar. Anayasanın değiştirilemeyeceği hükme bağlanmış ilk dört maddesinin neden hedefe konulduğu şimdi daha iyi anlaşılmıyor mu?