Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte kepenk açan esnafın yüzüne bakın ! Sonra da akşam eve dönerken metroda uyuklayan gencin omzuna… O omuzda sadece yorgunluk yok; sistemin ağırlığı var.
Karl Marx, “Suçun; bireyin ahlaki zaafından çok, düzenin yapısal arızasından kaynaklandığını” ima eder… Eğer bir ülkede “ortalama suç” istikrarlıysa, orada “adalet ve eşitlik” istikrarsız demektir. O hâlde sormak gerek; “biz neden hâlâ celladın performansını tartışıyoruz da darağacını kuran zemini konuşmuyoruz?”
George Orwell, “Hayvan Çiftliği” kitabında yoksulluğun bir doğa olayı değil, bir organizasyon biçimi olduğunu söyler. Ve sabah akşam didinip de bir arpa boyu yol alamayanların, tembelliğin değil; paylaşım adaletsizliğinin öyküsü olduğunu anlatır.
Bizde de tablo farklı değil. Çalışma koşulları ağırlaşıyor, diplomalar çoğalıyor ama alım gücü eriyor. Gençler CV güncellerken, fiyat etiketleri her gün değişiyor…Türkiye’nin sosyo-ekonomik manzarası bir paradokslar bütününe dönüşmüş. Bir yanda AVM ışıkları; diğer yanda pazar filesinde eksilen meyve. Bir yanda “büyüme” manşetleri; diğer yanda küçülen sofralar. İstatistikler konuşuyor ama mutfaktaki “boş tencere sesleri” her geçen gün yükseliyor. Yoksulluk, ocağımıza düşmüş… Avrupa ülkelerinde ortalama %5 olan gıda enflasyonu bizde % 28. Ve bu enflasyon, sadece fiyatları değil, sabrı da şişiriyor.
Eğer bir ülkede sistem, yoksulluğu yeniden üretiyorsa; suç da umutsuzluk da göç de yeniden boy veriyor demektir. Üniversite mezunu bir gencin asgari ücret bandında sıkışması bireysel trajedi değildir; planlama zaafıdır. Çalışanın emeğiyle ev alamadığı bir düzende “çok çalış” nasihati ise sadece iyi niyetli bir teselliden ibarettir.
Orwell’in çiftliğinde hayvanlar devrimi yapmıştı ama ardından devrimin muhasebesini tutanlar değişti. Bizde ise muhasebe kalemleri hep şaşırtıcı biçimde aynı tarafa yazıyor. Vergi yükünün dağılımında; dolaylı vergiler geniş kitlelere mahsup ediliyor. Kamusal imkânlardan ise “orantısız” faydayı başkaları topluyor. Ekonomi teknik bir alan olabilir ama esas mesele adalettir. Ve adalet ne yazık ki siyasallaşmıştır.
Peki bu sistemi değiştirmek için nereden başlamalı?
Adalet… Adalet, adalet ! Hukukun üstünlüğü, şeffaf bütçe, liyakat esaslı atama, üretim odaklı sanayi politikası, eğitimde nitelik… Bunlar “iyi dilek” değil; rekabetçi bir ülkenin asgari şartları olmalıdır. Aksi hâlde gençler bavul toplar, sermaye risk primini fiyatlar, toplum ise kaderini fiyatlara endeksler.
Dürüst olalım! Yoksullukla mücadele, sosyal yardımı büyütmekle değil; fırsat eşitliğini büyütmekle olur. Bu ülke çalışkan, bu ülke genç, bu ülke yaratıcı… Ama ya sistem… Sistem, emeğin önüne set çekerse; su akar yolunu başka yerde bulur. Ya biz o yolu burada açarız, ya da gençler başka coğrafyalarda açar. Unutmayalım ki umut, enflasyona yenilmez ! Ama umudu ayakta tutmak için adaleti ayağa kaldırmak kaçınılmazdır.