Ne diyordu bir zamanlar Fesli Deli Kadir ve bazı türbanlı kızlarımız:
“Kurtuluş Savaşı olmasaydı Yunan işgalinde dinimizi daha rahat yaşardık.”
Şimdi benzer olaylar KKTC’de yaşanıyor. İrsen Küçük Ortaokulu’ndaki bir kız çocuğunun tesettüre girmesiyle Kıbrıs karıştı. Olayı Türkiye’de sadece yandaş medya “KKTC’de 28 Şubat” başlıklarıyla haber yapmış. AKP Sözcüsü Ömer Çelik açıklamalar yaparken, yandaş medya Kıbrıs Türk Halkını, “Rum kesimi bile bunu yapmaz” diyerek suçluyor.
Kıbrıs’ta gazetecilik yapan okul arkadaşlarıma işin aslını sordum. Manzara bize Türkiye’de yansıtılandan farklı. Olaylar yeni Büyükelçi Ali Murat Başçeri’nin atanmasından sonra başlıyor. Zaten Türkiye’nin büyükelçileri KKTC’de sürekli tartışma konusu olmuş. Cumhurbaşkanlığı seçimlerine bile müdahale etmekle suçlanıyorlar. Rakip olmak istediği Erdoğan’a biat ettikten sonra Lefkoşa’ya atanan Metin Fevzioğlu’nun ardından atanan büyükelçi Yasin Ekrem Serim, mafya lideri Halil Falyalı ile ilişkilerden dolayı görevden alınmış. Yeni büyükelçi atanır atanmaz türban sorunu patlak vermiş.
Başörtüsü ile ilgili tartışmalarda, Türkiye’den giden imamların ortalığı kızıştırdığı belirtiliyor. Türbana giren kızın, dışardan evlerine gelen insanların okula örtülü gitmesi konusunda yönlendirildiğini öğretmenlerine anlattığı belirtiliyor.
Milli Eğitim Bakanlığı, tüzükte yaptığı değişiklik ile okullarda türbanı serbest bırakınca Öğretmenler Sendikası eylem yapmaya başlıyor. Büyükelçiliğin bu konuda Bakanlığa müdahale ettiği iddia ediliyor. Öğretmenler Sendikası, Bakanlık kararına direnerek okula başörtülü öğrenci almayı reddediyor.
Öğretmenin bu eylemleri karşısında bir kesim işi tehdit ve hakarete dökünce KKTC iyice kaynamaya ve huzursuzluk artmaya başlıyor.
Öğretmenlere tepki gösteren Hak ve Özgürlükler Platformu Başkanı Mustafa Tıngır tehditler savurarak, “Aidiyet hissetmeyen Rum tarafına gidebilir. Kanımızı dökerek geldik, ben buradan ancak kanımı dökerek ayrılırım” diyor.
Hamitköy Camii İmamı İbrahim Damar ise yayınladığı mesaj ile Kıbrıs Türk halkını kafir ilan ediyor:
“Benim dinime hakaret eden, devleti bile okula sokmayan bu zihniyeti öldüğü vakit ben de camiye sokmayacağım. Selasını vermeyeceğim. Cenaze namazını kıldırmayacağım. Açıkça söylüyorum, başörtüsüne karşı çıkan kafirdir. Kafirin cenaze namazı kılınmaz.”
Bugün Kıbrıs gazetesi haberinde, Ankara’nın Lefkoşa Büyükelçiliği’nin Kıbrıslı Türklere yönelik dayatmalarının büyük bir huzursuzluk yarattığı belirtilerek şu değerlendirme yapılıyor:
“Değiştirilen müfredatlar, açılan tarikat kolejleri, tarikat yurtlarının yanı sıra makamlara alternatif yapılanmalar oluşturulması, Kıbrıs’ın tarihine ve kültürel kimliğine aykırı bir yapılanma olarak görülüyor.”
Kıbrıs’ta başörtüsü özgürlüğünü savunma iddiasında olanlar, kanlı kafirli ve Rum kesimine kovmaya kadar varan söylemlerle, tamamına yakını seküler yapıdaki ülke halkının yaşam hakkını tehdit ediyorlar.
Bütün bunlar, Kıbrıs’ta vefat eden Volkan Konak hakkında bir müftünün içki içtiği için söylediği “Gebermiş” ve benzeri seviyesiz beyanlarından birkaç gün önce oldu. Kendi derdimizle meşgul olduğumuz için kafir ilan edilen ve Rum kesimine sürülmekle tehdit edilen Kıbrıs halkının feryadını da duymadık.
Kimse özgürlükleri savunma bahanesiyle başkasının yaşam hakkını tehdit edemez. Başörtüsü hakkını savunmak başka bir şey yaşam tarzından dolayı insanları ve bir ülke halkını kafir ilan etmek çok daha farklı bir şey? İmamlar, bunu yapacak cesareti nereden buluyor dersiniz?
Şulebaş Kıbrıslı çıktı
Kıbrıs’ta türban bugünlerde en popüler konu ve her yönüyle tartışılıyor. Araştırmacı Yazar Mete Hatay, tartışmaların ironik bir geçmişe sahip olduğuna işaret ederek, bugün Türkiye’de kullanılan modern anlamdaki türbanın, 1960’larda icat edilen bir gelenek olduğunu ve bu akımın öncüsü olan Şule Yüksel Şenler’in Kıbrıslı bir ailenin kızı olduğunu belirtiyor. Mete Hatay’ın değerlendirmeleri şöyle:
“Tarih boyunca Anadolu ve Kıbrıs’ta kadınlar başlarını farklı şekillerde örtmüştü. Günlük yaşamda yemeni, tülbent, eşarp ve yazma gibi örtüler yaygınken, kırsal kesimlerde geniş şallar ve işlemeli başörtüleri tercih ediliyordu. Ancak bu örtülerin hiçbiri modern anlamda siyasi veya ideolojik bir sembole dönüşmemişti.
Tam da bu noktada Şule Yüksel Şenler, örtünmeye yeni bir kimlik kazandırdı. Kıbrıslı seküler bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Şenler, yirmili yaşlarında İstanbul’daki çevresinin etkisiyle İslami hassasiyetleri benimsedi ve Ermeni bir terziden öğrendiği terzilik bilgisiyle türbanı şehirli kadınlara göre kendince şekillendirdi. Böylece türban, eğitimli, şehirli Müslüman kadınlar için bir sembole dönüştü. Öyle ki, onun tarzını benimseyen kadınların örtünme biçimi, “Şulebaşı” olarak anılmaya başlandı.
Bugün Kıbrıs’ta türban üzerine süren tartışmalar, ironik bir şekilde bizzat bir Kıbrıslının başlattığı akımın Türkiye'den gelen etkisiyle yaşanıyor. Tarihin cilvesi mi dersiniz? Lefkoşalı Alparslan Türkeş, Türkiye’de pan-Türkist hareketin liderliğini yapmıştı. Kıbrıslı Niyazi Berkes, Türkiye modernleşmesinin en önemli düşünürlerinden biri oldu. Şule Yüksel Şenler ise kentli Müslüman kadınların tesettüre girmesinin önünü açan isim hâline geldi! Ha unutmadan onu da yazayım: 1909, 31 Mart çavuşlar/yobazlar isyanının başını da Derviş Vahdeti isimli bir Kıbrıslı çekiyordu. Lefkoşa Ayasofya'sının eski müezini!”