24 Ocak 1993’te sonsuzluğa yolcu ettiğimiz Uğur Mumcu; İnsan için Adalet, Mülkün (Devletin) temeli Adalet ve Laik Cumhuriyet için Adalet uğrunda canını verdi.
Dünya, sosyalizm rüzgârlarının estiği ve Türkiye’mizde de, genç kuşağı sardığı bir evreyi yaşıyordu. 12 Mart 1971 dolaylı darbesi ve sonrasında “bol geldi” diye budanan 1961 Anayasası sayesinde başta basın özgürlüğü, üniversite özerkliği, sendikal haklar ve temsilde eşitliği sağlayan seçim sistemi olmak üzere, demokratik hak ve özgürlüklerin en küçük beldelere kadar solunmaya başlandığı bir dönem.
Türkiye’miz, henüz “az gelişmiş ülke” sayılan yani alt yapısı yetersiz, cumhuriyetin büyük özveriyle kurabildiği Kamu İktisadi Teşebbüslerinin (KİT’lerin) sanayi kuruluşlarıyla kalkınmaya çalışan bir tarım ülkesi. Kendinde, toplumsal görev bilinci olan herkes, hakça bir ekonomik ve sosyal kalkınmanın, ancak “devlet için zorunlu, özel sektör için özendirici” bir “Planlama” ile başarılacağına inanıyor.
Yıl 1964, ben de, sınavı kazanmış ve Devlet Planlama Teşkilatında (DPT) çalışmaya başlamıştım. Arkadaşım U. Mumcu’yu işte o yıl tanıdım. İlk gereksinim, bir ev bulmaktı. O zamanlar, başkent Ankara milyonun altında nüfuslu bir kent; Bahçelievler hem yeni hem de havası en temiz bir semt. Halkına kamu hizmeti verme olanağı bulan az sayıda şanslı birisi olarak ben de, bu günlerde kalabalıktan zor yürünen tenha yolları arşınlamaya koyuldum. Bir akşam saati, 10. sokakta girdiğim dairede, evin annesi ile konuştuk anlaştık ve sözleşmeyi imzaladık.
Salonun köşesinde kitaplarına gömülmüş, gözlüklü, bilim adamı görünümlü genç bir üniversiteli dikkatimi çekti. DPT’li olduğumu duyunca, dersi bıraktı ve bana sorular sormaya başladı. Yılar sonra bu kez ben arkadaşım Uğur Mumcu'ya “askerde -Sakıncalı Piyade- olmak seni üzdü mü?" diye sorduğumda, gözlerindeki o asil ve sevecen gülümseyişini hiç unutmadım.
Uğur Mumcu, dostu olmaktan onur duyduğum, inançlı bir sosyalist ve ulusunu seven, insanlığa karşı bütün yüreği ile bağlı ve sorumlu bir aydındı. "Merkezi Ekonomik Planlamanın" ülkesini ve halkını yoksulluktan kurtaracağına bizim gibi bel bağlayanlardandı.
Üniversitede, gençliğin düşünce önderlerindendi. Siyasetin, olumsuzlukların kaynağı olduğu kadar ekonomik, sosyal toplumsal sorunların da ancak onunla çözüleceğinin bilinci içindeydi. Özündeki devrimci ruh onu, sömürüye ve ezilmişliğe başkaldırmaya adeta azmettirmişti. O nedenle bütün gücünü ve aklını, doğruya ve gerçeğe adamıştı. Artık ABD başta olmak üzere, gelişmiş ülkelerde bile foyası açığa çıkan sözde demokrasi adına “popülizmin”, yoksulluktan kurtulmak isteyen ülkemizde de, halkın değil, sonunda bir “Tek Adamın” egemen olma yolunu açacağını, ilk görenlerdendi.
Bağımsızlığa ve sömürüye karşı umutla inandığı toplumsal ilke ve amaçlara rağmen O, Sovyetler Birliği’nde (Rusya) komünizmin hızlı düşüşünü en erken sezenlerden de biriydi. Dogmalardan gerçeklere varılamayacağını yorumlayarak, asıl sorununun, "özgürlük, insan hakları ve bilimle, hukukun üstünlüğünü sağlamak"; Özce “Adalet” olduğu yargısı, artık Uğur Mumcu'nun düşüncelerinin temeli olmuştu. İşte o çizgide kimselerin üzerine gidemediği gerçekleri bulmaya ve hiç korkmadan açıklamaya kendisini adadı. Bunun, Türkiye'de yaşam pahasına bir büyük dava olduğunu herkesten önce o bilmişti.
Uğur Mumcu’nun ölümünden yıllar sonra derin bir elem ve kaygıyla görüyoruz ki, ülkemizde yaşananlar ve en son, “laik demokratik sosyal bir hukuk devleti” olan rejimimizin bitme kavşağına gelişi, O’nun yorum, eleştiri ve uyarılarının doğruluğunu ve gerçek bir aydın ve düşünür olarak haklılığını ortaya koydu. “Yirminci yüzyılda çıkmadı, yirmi birinci yüzyılda bir Uğur Mumcu daha çıkar mı?” Sorusuna ben evet demeyi çok isterdim!
Halkın gönlünde yaşamaya hep devam edecek.