Otoriter rejimden kurtuluş (2)

Ergün Aydoğan

                                     

Bir önceki yazıda otoriter rejimlerin en büyük korkusunu yazmıştık;

Peki bu abluka nasıl kırılır, önce şu soruyu soralım neden kırılamıyor?

Birçok otoriter rejimde ana muhalefet devlet onu kapatmadan çok önce kendi kendini tasfiye eder. İktidarın medya baskısından, kutuplaştırma dilinden korkar, aman muhafazakar kitleyi ürkütmeyelim der. Aman ideolojik görünmeyelim der. Sağcılaşır, rejimin ideolojik hegemonyasına teslim olur. Sınıfsal itirazları, emekçinin hakkını, cumhuriyetçi köklerini bir kenara bırakır. Elinde kala kala kuru bir teknokratik yönetim vadi kalır. Dahası muhalefet kendi içinden bu çürümeye isyan edip yeni dinamik kazanma ihtimali olan bir isim çıkarmaya kaktığında iktidarın yargısı ve propaganda medyası hemen devreye giriyor. Rejim yenilgiye alışmış, statükoyla uzlaşmış derdi yalnızca kendi parti içi koltuğu olan o zayıf muhalefet liderliğini hukuki oyunlarla iktidar kararlarıyla kurumsal manipülasyonlarla adeta koruma altına alır. İktidar o kullanışlı lideri muhalefetin başında tutabilmek için devletin bütün bürokratik gücünü seferber ediyor neden çünkü otoriter bir rejimin en büyük kabusu devleti yönetme iradesi taşıyan gerçek bir rakiple karşılaşmaktır. Onun yerine yıllardır aynı koltukta oturan ve yenilgiyi normalleştirmiş bir muhalefet bizzat devlet eliyle desteklenir, yaşatılır. İktidar en büyük yatırımını kendisine asla rakip olamayacak bu riski olmayan isimlere yapar.

Doğru stratejiyle bu kuşatma kırılabilir, kaybetmeye razı olmamak, iktidarın diliyle konuşmamak, rejimin çizdiği sınırların içine saklanmak yerine sokağın rüzgarını arkasına alarak, gerçek bir muhalefet diliyle konuşarak, iktidardan korkarak değil, siyaseti salonlardan meydanlar taşıyarak, kavga ederek çıkılabilir; Polonya ve Macaristan da olduğu gibi!

Devletteki tahribat sandık zaferiyle bir gecede iyileşmez. Yıllarca mahkemelere, devlet kurumlarına, güvenlik bürokrasisine yerleştirilen ideolojik kadrolar ve onlarla beslenen sermaye grupları iktidar el değiştirse bile sistemin içinde direnmeye devam ediyor. Bir seçimi kazanmak belki mümkün esas zor olan on yıllarca ilmek ilmek örülmüş rant ve vesayet ağlarını söküp atmak. 21. Yüzyılda diktatörlükler tankla tüfekle gece yarısı bildirileriyle kurulmuyor. Faşizm artık cübbelerin, mahkeme kararlarının ve satın alınmış ekranların arkasına saklanarak inşa ediliyor. Yargı eliyle dizayn edilmiş, sınırları devletçe çizilmiş yenilgiye programlanmış bir muhalefet halkın kurtuluş umudu olamaz. O diktatörlüğün en büyük güvencesidir. Unutulmamalı kurumları çürütülmüş, adaleti infaz aracına çevrilmiş, siyaseti sahte rakiplerle kurgulanmış bir devlette kaybedilen şey bir seçimden ibaret değildir. Asıl kaybedilen o ülkenin tam bağımsızlığıdır. Direnci içerden kırılmış, muhalefeti evcilleştirilmiş, kaynakları yağmalanmış bir ülke günün sonunda ya dar bir zümrenin tapulu mülkü olur ya da emperyalizmin açık işgaline uğrar.

Asıl kurtuluş fark etmekle başlar. Hukuka uydurulmuş bir kanunsuzluğu fark etmekle, otoriter rejimlerin kurduğu siyaset tiyatrosunu görmekle, arkasındaki çarkları çözmekle. Devletin bekası yalanına sığınıp kendi mülkünü koruyanlar eninde sonunda o devleti emperyalizmin masasında satışa çıkarırlar.

21. yüzyılda emperyalist akıllar monarşiyi açıkça övebiliyor. ABD Ankara Büyükelçisi Tom Barrack ‘’Bu coğrafyada en iyi işleyen modelin hayırsever monarşiler olduğunu, demokrasinin bu topraklara uygun olmadığını’’ söyleyebiliyor.

Örnek mi, Zimbabpe, Kamboçya, Tayland, Rusya, Belarus, Nikaragua, Venezuela, ve…

Türkiye bu sömürgeci anlayışa cevabı yüzyıl önce Mustafa Kemal’le ‘’Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir’’ diyerek vermişti...

Ama o Türkiye bu Türkiye mi, takdir kamuoyunun…