Türkiye’nin gündemi; yaklaşık 500 bin, aileleriyle birlikte ise 2 milyon kişiyi ilgilendiren hesaplamalara göre 20 milyar doları, yani 800 milyar lirayı aşan ve ekonomide derin etkiler bırakacak olan fon skandalıdır. Bu kriz, ne geçmişteki banker krizlerine ne de Çiftlik Bank (Tosuncuk) skandalına benzemektedir. Bu kriz, yatırımcının "devlet kontrolünde ve güvencesinde" olduğu algısıyla, her şeyin yasal göründüğü sermaye piyasasına yatırılan paraların krizidir. Yaşanılan bu durum; görmesi, bilmesi ve denetlemesi gereken kurum ile kurulların sıralı göz yummasının yol açtığı sistemik ve yönetsel bir krizdir.
Böyle olmasına rağmen ortada bürokratik ya da siyasi sorumluluk üstlenen hiç kimse yoktur. Bütün olanlar, sanki olağan piyasa koşullarında gerçekleşmiş gibi bir hava yaratılmaktadır. Siyasi iktidar, bu krize yol açanlarla ilgili gerekli adımları atmak yerine, herhangi bir sorumluluk üstlenmeden savunmaya geçmektedir. İddiaları gündeme getiren muhalefete ve asrın skandalını haberleştiren gazeteciler İsmail Saymaz ile Murat Ağırel’e ev hapsi verilmesi; Şaban Sevinç ve Mustafa Balcı’nın ise tutuklanması, kamuoyu üzerinde bir baskı oluşturmaktadır. Fon skandalının konuşulması ve tartışılması istenmemektedir.
Muhalefet üzerinde sürekli bir "yolsuzluk" algısı oluşturmak isteyen Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) iktidarı, milyonları ve tüm ülkeyi ilgilendiren fon skandalını bir iç sorun gibi görerek "Ne var bu kadar gündem yapacak? Bir yol kazası olmuş, kendi içimizde çözeriz." anlayışıyla hareket etmektedir. Muhalefetle ilgili her türlü iddia ve ithamda masumiyet karinesini hatırlamayan, iddialar üzerinde siyaset yapanlar, şimdi sessiz kalmayı seçerek masumiyet karinesine sığınmaktadır.
Fon vurgunu sürecinde denetimsizliğe göz yumulurken skandalın patlak vermesinden bu yana belirsizlik sürmekte ve hâlâ şeffaflık sağlanamamaktadır. İktidarla doğrudan ilişkili onlarca isim ile 10, 20, 50, 100 milyar gibi telaffuz edilen büyük rakamlar ortalıkta dolaşmaktadır. Bu kadar çok isim ve bu kadar farklı rakam ortada dolaşınca insanların rakam algısı kaybolmakta, bir anlamda olayın ciddiyetinden uzaklaşılmaktadır. Belki de bu durum, kamuoyu algısını yönetmek üzere planlanmış bir stratejidir.
Vurgun yapanların açıklanması talep edildiğinde AK Parti Grup Başkanvekili Abdullah Güler, "AK Parti olarak biz böyle yaklaşmıyoruz. Lekelenmeme hakkı ve masumiyet karinesi var." demektedir. Bu yaklaşım hukuken doğrudur ancak bugüne kadar muhalefet söz konusu olduğunda lekelenmeme hakkı ve masumiyet karinesi neden hiç akla gelmemiştir? Ayrıca fon skandalına karışan isimleri açıklayınız ki bu sis perdesi artık kalksın.
Günlerdir milletin gerçekleri bilmesi adına şu soru sorulmaktadır: 17 Eylül’de yapılan fon operasyonundan bir gün önce, yani 16 Eylül’de, 131 fonun tasfiye kararının hemen öncesinde 227 milyar lirasını alıp sistemden ayrılan o 650 kişi kimdir? Operasyondan sadece bir gün önce parasını kurtaran bu şanslı 650 kişinin kim olduğu kolaylıkla tespit edilebileceğine göre, bu isimlerin bilinmesi istenmemekte midir?
Türkiye Büyük Millet Meclisinde (TBMM) araştırma önergesine karşı çıkmak yerine, bu önergeyi kabul ederek fonda kimlerin tüyo veya içeriden bilgi sızdırma (insider trading) yoluyla ne kadar vurgun yaptığı ortaya çıkarılmalıdır. İsimler ve rakamlar üzerindeki sis perdesi, eğer gerçekten isteniyorsa, kaldırılmalıdır.
Gönüllülük Hesabına Gönlünüzden Ne Koparsa!
Fon skandalı ortaya çıkıncaya kadar AK Parti Sosyal Politikalardan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olan Fatma Betül Sayan Kaya, günler sonra basından gizli, "özel" olarak ifade vermiştir. Kaya ve eşinin haksız kazanç sağladığı iddia edilen 2 milyar 170 milyon liranın, 1 milyar 860 milyon liralık kısmını Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) bünyesinde açılan "gönüllü iade" hesabına yatırdığı belirtilmektedir. 163 milyon 46 bin liralık ana para ve 147 milyon liralık faizle birlikte toplam 310 milyon liranın ise kendilerinde kaldığı ifade edilmektedir ki bu miktar tek başına muazzam bir paradır.
Belirttiğimiz gibi, AK Parti iktidarı fon skandalı konusunda oldukça "nazik" davranmaktadır. "Yüksek bir getiri elde ettiğini düşünenler, açılan gönüllülük hesabına parasını yatırsın." duyurusu bizzat AK Parti'li Abdullah Güler tarafından yapılmıştır.
Bir kişinin yüksek getiri elde edip etmediğine kim, nasıl karar verecektir? Yüksek getiri için her türlü usulsüzlüğü göze alanlar, sonradan nedamet getirip kendiliğinden "gönlünden koptuğu kadarını" hesaba yatırarak cezadan kurtulacak mıdır? Hiçbir şey olmamış gibi, elinde kalan diğer yüksek kazançlarla lüks yaşamına devam mı edecektir?
Adalet Bakanı Akın Gürlek’in de belirttiği gibi, parayı yatırmak haklarında herhangi bir adli işlem yapılmasını önlemeyecekse bu kişiler parayı neden iade etsinler?
Operasyondan bir gün önce parasını çeken 650 kişi ile adı geçen 214 kişi ve şirketten kimlerin bu hesaba para yatırıp yatırmadığı henüz belli değildir. Gönüllü ya da zorunlu olarak geri yatırılan paralara dair anlık tahsilat bilgileri büyük bir gizlilik içinde yürütülmekte, hiçbir şeffaflık barındırmamaktadır.
Siyasi iktidar, muhalefete uyguladığı sert tutumun aksine, kendisini doğrudan ilgilendiren bu fon vurgununu en az hasarla gündemden nasıl düşüreceğinin hesabını yapmaktadır. Şeffaflıktan uzak bu çabaların faturası, muhtemeldir ki dönüp dolaşıp enflasyonu artıracak şekilde Merkez Bankası kaynaklarına, yani yine halkın sırtına yüklenecektir.
- Borsa ve fon manipülasyonu yapılmış mıdır? Yapılmışsa bu isimler derhâl açıklanmalıdır.
- İhmali ve sorumluluğu olan yetkililer hakkında hukuki süreç ivedilikle başlatılmalıdır.
- Fon vurgununun faturası kamu kaynaklarından değil, bu vurgunu bizzat yapanlardan tahsil edilmelidir.
- Bilgi gizlenmeden ve saklanmadan; vurgunu yapanlar ile buna göz yumanlar kimlerse kamuoyuna ilan edilmelidir.
- Sürecin sağlıklı ve adil bir şekilde sonuçlanması, bilgi kirliliğinin önlenmesi, sonuna kadar şeffaf bir yönetim sergilenmesinden geçmektedir.