Zorlu 2025 geride kaldı, muhtemeldir ki 2026’nın da en sıcak, en hararetli konusu ‘’Terörsüz Türkiye’’ tartışmaları olacağından; 2026’nın 2025’ten daha iyi bir yıl olmasını dileyerek, yılın ilk yazısı bu olsun…
Devlet Bahçeli’nin ‘’kurucu önder’’ sözleriyle Abdullah Öcalan Meclis’te konuşsun diyerek başlattığı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘çekimser’ gibi durarak ‘’AKP, MHP ve DEM üç parti birlikte yürümeye karar verdik sözleriyle başlayan 3’lü ittifaktan senkronize olmayan farklı sesler geliyor.
Bütün partiler raporlarını komisyona sundular. AKP’nin komisyona sunduğu rapordaki ‘’şartlar’’ ve TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un ‘’SDG’ye silahı komisyon bıraktırmayacak’’ sözleri. Komisyon üyesi AKP’li Kürşat Zorlu, AKP’nin kırmızıçizgilerini ifade ederken ‘’Milletimizin vicdanı esas alınacaktır’’ demesi. Zorlu’nun, ‘’savaş-barış ifadelerini reddediyoruz’’ ifadesi DEM’i kızdırması. DEM’li Meral Danış Beştaş ‘’hiçbirimizin görüşleri hakikat buymuş gibi dikte edilemez. Bunu kabul etmiyoruz’’ cevabı.
MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız, ‘’Türk milleti üst kimliği ve laik cumhuriyet ilkesi hiçbir siyasi pazarlığa konu edilmeyecek temel değerlerdir. Demokratikleşme adımları ancak bu çizgiler korunarak mevcut anayasal çerçeve içinde yapılabilir.’’ Demesi.
DEM’lilerin partilerin komisyon raporlarını beğenmemesi…
Kamuoyunda oluşan tepkiyle birlikte, oluşan bu tabloya bakılacak olursa açılım açılmadan kapanacak, üçlü ittifakın birlikte yürümesi pek kolay gözükmüyor; dış şartların dayatması ve baskısı olmazsa-artmazsa!
AKP, TBMM’ye sunduğu raporda ‘’Süreç Yönetimi’’ yol haritasında kutuplaşmanın önlenmesi için ‘’şeffaflık’’ vurgusunu öne çıkararak ‘’kapalı kapılar arkasında pazarlık’’ olmadığına kamuoyunu inandırmaya. Her aşamanın ‘’milletin hakemliğinde’’ yürütüldüğüne inandırma çabası içinde.
Ama durum pek öyle gözükmüyor…
Olmazsa olmaz olarak görülen İmralı ziyaretinin bile gizlenmeye çalışılması kamuoyundaki şüpheleri artırmakta; milletin hakemliğinden uzak, kapalı kapılar arkasında yapılıyor algısına yol açmaktadır.
DEM’in, Sevr Antlaşması benzeri tekliflerle Lozan’ı, Anayasa’nın ilk 4 maddesi dahil 42, 66, 127. maddelerini tartışmaya açarak, yerel özerklik çağrıştıran...
Sunduğu 99 sayfalık raporda: Terörle mücadele edenlerin yargılanmasını, teröristler için anıt mezar yapılmasını. Çok dilli kamu hizmetleri (Kürtçenin kamusal alanda kullanılması). Daha güçlü yerel özerklik (Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın kaldırılması). Batı Türkiye’den konuşlandırılan özel operasyon birliklerinin, geçici operasyon ekiplerinin ve çatışma dönemi askeri güçlerinin, yani; askerin geri çekilmesini. Silah bırakanların tam entegrasyonu ve haklarının sağlanması (istihdam, sosyal güvenlik, ifade özgürlüğü; suç işleyen işlemeyen ayrımı yapılmaması). Dağa çıkacak ama suç işlememiş olacak! Bunu ayırt etmenin zor olacağı için; suç işleyen-işlemeyen ayrımı yapılmasın isteniyor. Siyasi tutukluların serbest bırakılması. Şeyh Said, Seyit Rıza, Said-i Nursi’nin mezarlarının açılması (mezar yerlerinin açıklanması ve ailelere teslim edilmesi). Abdullah Öcalan için iyileştirilmiş yasal ve iletişim koşulları (dilediği kişilerle görüşme hakkı; kültürel, ekonomik ve siyasal ayrımcılığa son). Terörler Mücadele yasası (TMK) kaldırılmalıdır (iltisak ve irtibat gibi kavramlardan vazgeçilmesi; düşünce suçlarının kaldırılması). Abdullah Öcalan’ın fiziki özgürlüğü sağlanmalı. Umut hakkı ilkesi uygulanmalıdır.
Nasıl, talepler makul, uygulanabilir mi; ne dersiniz?
Sadece raporda yer alan talepler değil. TBMM kürsüsünde, DEM adına konuşan Ceylan Akça, ‘’Bizim topraklarımızın üstüne baraj kurup sonra o barajlardan edindiğiniz elektriği bize fahiş fiyatlara satmak hakkınız değildir.’’ Der!
Oysa Türkiye Cumhuriyeti elektriği kendi topraklarında kurduğu barajlarda üretip sonra elektriği Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğunuz için size verir. Ama siz, o elektriğin bir kısmını kaçak kullanıp elektriği ucuza getirisiniz; 2024 kayıp kaçak oranları ortada!
ABD Büyükelçisi Tom Barrack ‘’1919’dan beri ulus devletler tarafından engellendik. Türkiye Osmanlı millet sistemine geçmeli’’ (en büyük ulus devlet olan ABD’de Trump ulusal politikalara ağırlık verirken) sözlerinden sonra. AKP eski milletvekili Mazhar Bağlı ‘’Bu ‘Ulus Devlet Modeli’ bu coğrafyaya hem tarihsel, hem kültürel, hem de toplumsal olarak uymadı. Siz bu coğrafyada varolan, o kadar krallıkların, beyliklerin, imparatorlukların kurulduğu bir yere deli gömleği giydirirsiniz.’’
Bu kadar mı değil…
‘’Bu hareketin kadroları af maf istemiyor. Af, suç işleyenler için yapılır. Biz suç işlememişiz ki af isteyelim. Bu insanlar özgürlük yasaları istiyor. Biz yüz yıldır soykırım saldırılarına maruz kalan bir halkın özgürlük mücadelesini, varlık ve kimlik mücadelesini verdik…’’ diyenler.
Tahliye edilen Çetin Arkaş, il il dolaşarak DEM’in toplantılarında ‘’kendi kolektif varlığıyla, kendini var edeceği hukuk zemininde, yasa zemininde biz faşist bir cumhuriyetle, otoriter bir cumhuriyetle entegre olmayız, biz zalim bir cumhuriyetle entegre olmayız…’’ der, alkışlanır!
Daha fazla yazıyı uzatmadan bir örnek daha vereyim. Kürtçü İbrahim Halil Baran ‘’Türkiye’nin parçalanmasını istemiyoruz falan diyenler var. Aksine, Türkiye’nin parçalanmasını istiyoruz. Irak’ın Suriye’nin, İran’ın parçalanmasını istiyoruz. Bir makas verseniz, şimdi bile kesebilir, ‘Kürdistan’ı Türkiye’den ayırabilirim.’’
ABD Ankara Büyükelçisi, Suriye temsilcisi Tom Barrack ve ‘’Barış!’’ istiyoruz diyenler daha ne desinler?
Esas sorulması gereken soru şu, Kürtçülük siyaseti yapanlar gerçekten birlikte yaşamak istiyor mu? Yoksa masumlaştırılan bazı taleplerin ardına saklanarak emperyal projenin hayata geçmesini mi istiyorlar.