Bana bu soru sorulduğunda aklıma ilk gelen, emperyalist işgale karşı Kurtuluş Savaşı’nı yönetmiş Gazi Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir.
Kurtuluş Savaşı boyunca Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne tek bir düşman mermisi bile isabet etmemişken, 15 Temmuz gecesi bu Meclis’in, ne acıdır ki, Türk Silahlı Kuvvetleri içine sızmış hain darbeciler tarafından defalarca bombalanmış olmasıdır. Bu, Cumhuriyet tarihimizin en acı, en utanç verici sayfalarından biridir.
Aynı zamanda 15 Temmuz, Türk siyasi tarihinin en uzun süre iktidarda kalan hükümetlerinden biri olan AK Parti iktidarının da tarih önünde sorgulanacak önemli sorumluluk alanlarından biridir. Böylesine büyük bir ihanet yapılanmasının devletin en kritik kurumlarına kadar nasıl sızdığı, devlet kurumları tarafından neden zamanında önlenemediği, tarihçilerin ve milletimizin vicdanında mutlaka sorgulanacaktır.
15 Temmuz bana, darbe girişiminin ardından ilan edilen olağanüstü hâl dönemini, Kanun Hükmünde Kararnamelerle devlet yönetiminde gerçekleştirilen köklü değişiklikleri ve yürütme yetkisinin olağanüstü ölçüde merkezileştiği yeni dönemi de hatırlatmaktadır.
Üçüncü olarak; milletimizin temiz ve samimi dini duygularının istismar edilerek bir yapının devletin en kritik kurumlarına kadar nasıl sızabildiğini ve sonunda ülkeyi nasıl büyük bir felaketin eşiğine sürüklediğini hatırlatıyor. İnanç hiçbir zaman ihanetin kalkanı yapılamaz; din, siyasi ve örgütsel çıkarların aracı haline getirilemez.
Dördüncü olarak; o gece hayatını kaybeden vatandaşlarımızı, polislerimizi ve askerlerimizi hatırlatıyor. Yaşamını yitiren bütün yurttaşlarımızı rahmetle anıyor, ailelerine ve milletimize sabır diliyorum.
Ama 15 Temmuz bana bir şeyi daha hatırlatıyor.
O gece Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne giden bir milletvekili olarak, Cumhuriyet’e, demokrasiye ve millet iradesine sahip çıkmak için siyasi görüşü ne olursa olsun insanların aynı safta buluştuğunu gördüm. Demokrasiye sahip çıkmanın ortak bir vatan görevi olduğunu bir kez daha yaşadım.
O gece kendi aracımla Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gittim. Meclis’in Çankaya Kapısı üzerinde alçaktan uçarak ateş açan askeri helikopterleri kendi gözlerimle gördüm. Güvenlik kapısından içeri girdikten sonra Genel Kurul’a yönelirken, Dikmen Kapısı’nın önünde yaklaşık yüz metre ilerime düşen bombanın ağaçları yola devirdiğine tanık oldum. Büyük bir şok yaşadım. Geri manevra yaptığım sırada otopark kapısından çıkan polislerin “Yolu açın, yolu açın!” diye bağırdıklarını duydum. Yaralılar vardı. Türkiye Büyük Millet Meclisi tarihinin en karanlık gecelerinden birini yaşıyordu.
O gece AK Partili, CHP’li, MHP’li, HDP’li… Hangi siyasi görüşten olursa olsun hepimiz milletin oylarıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gönderilmiş milletvekilleriydik. Hepimiz milli egemenliğin temsilcileriydik. Ve hepimiz Türk siyasi tarihinin belki de en büyük ihanetlerinden biriyle karşı karşıyaydık.
Peki bu noktaya nasıl gelindi?
Bu yapılanmaya yıllarca kimler “hizmet hareketi” dedi? Kimler “hocaefendi” diyerek devletin bütün kurumlarında önünü açtı? Kimler bu yapıya siyasi, bürokratik ve toplumsal meşruiyet kazandırdı?
Bu soruların cevabını Türkiye kamuoyu çok iyi biliyor.
Ancak bugün bir başka sorunun da açıkça sorulması gerekiyor.
Devleti yönetme sorumluluğunu taşıyanlar açısından bu olayın siyasi sorumluluğu kimdedir?
Devletin emniyeti, istihbaratı, Türk Silahlı Kuvvetleri, İçişleri Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve bütün kamu kurumları uzun yıllardır iktidarda bulunan hükümetin yönetiminde değil miydi? Bu ihanet yapılanmasının devlet içinde bu kadar büyümesine, bu kadar güçlenmesine ve sonunda silahını millete çevirecek noktaya gelmesine ilişkin siyasi sorumluluk kimdedir?
Demokratik hukuk devletlerinde siyasi sorumluluk, hukuki sorumluluktan ayrı düşünülemez. Elbette bireysel suçun cezasını mahkemeler verir. Ancak böylesine büyük bir devlet krizinin siyasi sorumluluğu da tarih tarafından sorgulanır.
İnanıyorum ki gün gelecek, tarih kendi hükmünü verecek; Türk milleti de ihmali olanları, hata yapanları ve siyasi sorumluluk taşıyanları vicdanında değerlendirecektir.
15 Temmuz’u anmak kadar, o karanlık sürece nasıl gelindiğini sorgulamak da demokrasiye karşı görevimizdir. Çünkü ancak hukukun üstünlüğüne, laik Cumhuriyet’e, liyakate, şeffaf yönetime ve güçlü demokratik kurumlara sahip çıkarsak benzer acıları bir daha yaşamayız.
Şehitlerimizi rahmetle, gazilerimizi minnetle anıyor; bir daha hiçbir gücün millet iradesine silah doğrultamadığı demokratik, laik ve hukuk devleti Türkiye idealine olan inancımı bir kez daha vurguluyorum.
15.07.2026
Av.Namık HAVUTÇA
24&26.Dnm CHP BALIKESİR MİLLETVEKİLİ Anayasa Uzlaşma/Adalet Komisyonu Üyesi