Veri Enstitüsü: Bir yılda “İmamoğlu davası tamamen siyasi” diyenlerin sayısı da öfke de azaldı; adalet sisteminin eşit işlemediğini düşünenler açık çoğunlukta

Bir yıllık değişim birlikte okunduğunda, ilk dönemdeki sert tepkinin zamanla zayıfladığı, fakat bütünüyle ortadan kalkmadığı görülüyor. Öfke ve endişe gerilemiş olsa da adalet, ifade özgürlüğü ve ülkenin gidişatına ilişkin memnuniyetsizlik sürüyor.

Dr. Erman Bakırcı – Veri Enstitüsü Direktörü

İmamoğlu davasının birinci yılında Türkiye'nin ruh hâli

Veri Enstitüsü olarak her ay "Veri Pusulası" adıyla bir kamuoyu araştırması yürütüyor ve kurumsal abonelerimizle paylaşıyoruz. Bu araştırmaların yorumunu genellikle Bekir Ağırdır'ın kaleminden okumaya alışkınsınız. Bu kez farklı bir ses veriyoruz: aynı verilere farklı bir gözle, farklı bir cümleyle bakmak istedik. Mart 2026 sayımız, İmamoğlu tutuklamasının birinci yılında toplumun adalet, demokrasi ve siyasi gelişmelere bakışını ölçtü. 3–12 Mart tarihleri arasında, veri toplama sürecinin büyük kısmı İBB davası henüz başlamadan önce, FikriMühim panelimiz üzerinden 2 bin 544 kişiyle bir araştırma gerçekleştirdik. Bu çalışmada, tutuklamanın hemen ardından 25–28 Mart 2025’te Türkiye temsili 1167 kişiyle sorduğumuz soruların bir bölümünü yeniden yönelttik. Bulgular, önceki verilerle karşılaştırıldığında hem değişeni hem de değişmeyeni görünür kılıyor. Aşağıdaki yazı, bu karşılaştırmanın bir okuması.

Mart 2025'te Ekrem İmamoğlu tutuklandığında, toplumun yüzde 65'i bu hamleyi doğrudan "hükümetin muhalefete baskı girişimi" olarak okudu. Endişe, umutsuzluk ve öfke hızla yayıldı. Bir yıl sonra aynı soruları sorduğumuzda ortaya çıkan tablo ise ilk bakışta bir yumuşamaya işaret ediyor. Ancak bu değişimin gerçek bir normalleşmeye mi, toplumun süreçle kurduğu duygusal ve siyasal mesafenin artmasına mı, yoksa toplumun bir bölümünün kanaatini yeniden gözden geçirmesine mi karşılık geldiğini anlamak için verilere daha yakından bakmak gerekiyor.

Duyguların evrimi: Şoktan mesafeye

Rakamlar sert: Bir yıl önce yüzde 51 olan endişe yüzde 29’a, yüzde 29 olan öfke 17’ye, yüzde 40 olan umutsuzluk 27’ye düşmüş. Buna karşılık şaşkınlık yüzde 16’dan 26’ya, umursamazlık yüzde 12’den 18’e çıkmış. Bu kayma, ilk bakışta bir rahatlama gibi görünebilir; ama daha dikkatli bakınca, meseleye verilen tepkinin ya da meseleye ilişkin kurulan duygusal ilişkinin değiştiğini düşündürüyor. Verideki duygu dağılımı da tam bunu söylüyor: Sert duygular gerilerken daha muğlak, daha belirsiz, daha mesafeli duygular öne çıkıyor.

Dostoyevski'nin Ölüler Evinden Anılar'daki sert sezgisi burada yankılanıyor: insan, neredeyse her şeye alışabilen bir varlık. Elimizdeki tablo da bunu düşündürüyor; ilk dönemdeki sert tepki yerini daha dağınık, daha temkinli bir ruh haline bırakmış. Bu değişim, sorunun ortadan kalktığını değil, toplumun aynı meseleyle daha farklı bir duygusal ilişki kurmaya başladığını gösteriyor olabilir.

Ancak buradaki ‘alışma’yı doğrudan onay ya da kabullenme olarak okumak da kolay değil. Şaşkınlığın artması, bu sürecin hâlâ tam olarak anlamlandırılamadığını; umursamazlığın yükselmesi ise meseleyle kurulan duygusal bağın zayıfladığını düşündürüyor. Dolayısıyla bugün gördüğümüz şey basit bir ‘tepki vermeme’ hali değil; daha çok, tepkinin zamanla zayıfladığı, mesafenin arttığı ve daha temkinli bir ruh halinin öne çıktığı bir tablo.

İnsanlar neyin sorunlu olduğunu bütünüyle unutmuş görünmüyor; ama o sorun karşısında kendi duygularını, tepkilerini ve itiraz kapasitelerini ne kadar sürdürebildikleri sorusu büyüyor. Endişe ve öfke azalırken umursamazlığın artması, bireylerin meseleyle kurduğu duygusal bağın zayıfladığını ya da daha mesafeli hale geldiğini düşündürüyor.

“Hukuki” algısının yükselişi: İkna mı, yorgunluk mu?

En dikkat çekici kayma burada: Tutuklamayı “tamamen siyasi” bulanlar yüzde 46’dan 27’ye düşmüş. “Tamamen hukuki” diyenler yüzde 12’den 21’e çıkmış. Siyasi algı toplamı 16 puan gerilerken, hukuki algı 10 puan artmış. Aynı tabloda kararsızların da yükselmesi, bu değişimin tek yönlü okunamayacağını gösteriyor. Veri burada hem sahici kanaat değişimlerine hem de kanaat belirtme biçimindeki bulanıklaşmaya aynı anda işaret ediyor olabilir.

Burada Gramsci’ye dönmek hâlâ mümkün, ama daha ölçülü bir yerden. “Hegemonya”yı nihai bir rıza üretimi olarak değil, olayların hangi dil içinde anlaşılır hale geldiğini düşünmek için kullanırsak, bu veriye daha iyi oturur. Bir yıl boyunca tekrar edilen ‘hukuki süreç’, ‘yolsuzluk’, ‘usulsüzlük’ çerçevesi toplumun bir kısmında gerçekten karşılık bulmuş olabilir. Hatta toplumun bir bölümü, ilk dönemde daha güçlü verdiği siyasi tepkiyi zamanla dosyaya dair iddiaları daha ciddiye alarak gözden geçirmiş de olabilir. Ancak bu değişimi bütünüyle sahici ikna ile açıklamak da kolay değil çünkü aynı araştırmada adalet sisteminin eşit işlemediğini düşünenler açık çoğunlukta, ifade özgürlüğü konusunda çekinenlerin toplamı da çok yüksek. Dolayısıyla burada gördüğümüz değişim, yekpare bir meşruiyet inşasından çok, siyasal olanın bir bölümünün hukuki dil içinde daha kolay taşınabilir hale gelmesi olabilir.

Bununla birlikte, bu değişimi yalnızca yorgunluk, geri çekilme ya da hegemonik dilin etkisiyle açıklamak da yeterli olmayacaktır. Toplumun bir kısmı gerçekten ikna olmuş olabilir. Nitekim siyasal kanaatler her zaman bütünüyle tutarlı paketler halinde oluşmaz; insanlar hem “bu ülkede adalet herkese eşit işlemiyor” diye düşünüp hem de tekil bir olayda “yine de burada hukuki bir taraf olabilir” kanaatine varabilir.

Bu ihtimali ciddiye almak önemli. Çünkü “tamamen siyasi” algısındaki düşüşün tamamını edilgenleşme, suskunlaşma ya da geri çekilme ile açıklamak, toplumdaki gerçek kanaat değişimlerini ıskalama riski taşır. Özellikle kutuplaşmış siyasal ortamlarda seçmenler yalnızca duygusal tepkiler vermez; zaman içinde yeni bilgi, tekrar edilen iddialar, partisel aidiyetler ve liderlik rekabeti üzerinden pozisyonlarını yeniden kurarlar.

İkinci okuma ise bu değişimi bir “ikna olma” sürecinden çok, bir tür yorgunluk ve geri çekilme olarak ele alır. Kararsızların yüzde 13’ten 19’a çıkması, sadece görüş değiştirenlerin değil, “bilmiyorum” demeyi tercih edenlerin de arttığını gösteriyor olabilir. Bu da bazı insanların pozisyon değiştirmekten çok, tartışmanın dışına çekilmeyi tercih etmeye başladığı bir duruma işaret ediyor olabilir. İnsanların bir kısmı gerçekten ikna olmuş olabilir; ama bir kısmı da artık bu tartışmanın içinde kalmanın bir karşılığı olmadığı duygusuyla geri çekiliyor olabilir.

Bugün “tamamen siyasi” algısının zayıflaması ile kararsızlığın aynı anda artması, ilk bakışta çelişkili görünebilir. Ancak bu tablo, meselenin siyasetten çıktığını değil; tam tersine, siyasetin artık daha dolaylı ve temkinli bir dille konuşulduğunu düşündürüyor olabilir. Bu nedenle kararsızlık yalnızca görüş eksikliğine değil, görüş belirtme alanının daralmasına da işaret ediyor olabilir. Baskı bazen açık müdahalelerle, bazen de konuşma biçimlerine sinen bir atmosfer olarak işler. Böyle dönemlerde insanlar yalnızca ne düşündüklerini değil, düşündüklerini nasıl söyleyebileceklerini de hesaplar. Bu yüzden bugün ölçtüğümüz şey yalnızca kanaatler değil, o kanaatlerin hangi dil içinde kurulabildiğidir.

Bu yüzden baskıyı yalnızca yukarıdan aşağıya işleyen açık bir kuvvet olarak düşünmemek gerekir. Baskı bazen yasakla, cezayla, doğrudan müdahaleyle işler; ama bazen de çok daha ince bir biçimde, konuşma alışkanlıklarına, kelime seçimlerine, susma biçimlerine yerleşir. İnsanların ne söyleyip ne söyleyemeyeceğini, hangi sözü ne kadar açık kurabileceğini, hangi cümlenin riskli ya da fazla görünür sayılacağını sezgisel olarak hesapladığı bir atmosfer oluşur. Böyle bir atmosferde bireyler yalnızca düşüncelerini gizlemez; kimi zaman düşüncelerini ancak eksik, dolaylı ya da kırpılmış biçimde kurabilir hale gelir. O nedenle ortaya çıkan kararsızlık, hakiki bir fikirsizlikten çok, ifade alanının daralmasının yarattığı bir bulanıklık da olabilir.

Bu çerçeveden bakıldığında mesele, sadece insanların ne düşündüğünü ölçmek değildir. Asıl önemli sorulardan biri, insanların düşündüklerini hangi dil içinde kurabildiğidir. Çünkü düşünce her zaman boşlukta oluşmaz; meşru kabul edilen kelimeler, kamusal alanda dolaşıma girebilen ifadeler ve toplumsal olarak güvenli görülen söylem kalıpları içinde şekillenir. Eğer bu dil daralıyor, sertleşiyor ya da riskli hale geliyorsa, insanlar da düşüncelerini daha çekingen, daha flu ve daha savunmalı biçimde dile getirmeye başlar. Böylece kamusal alanda gördüğümüz “kararsızlık”, aslında zihinsel bir boşluktan değil, dile sinmiş bir tedirginlikten besleniyor olabilir.

İmamoğlu paradoksu: Duvarların ardındaki lider

Siyasal talep bu şekilde aşınırken, talebin potansiyel taşıyıcısı olan İmamoğlu figürü nasıl bir seyir izliyor? Cezaevinde geçirdiği bir yılın ardından, Ekrem İmamoğlu'nun toplum nezdindeki liderlik figürü sizce ne yönde değişti? Diye sorduğumuzda toplumun yüzde 41’i "mağduriyet etkisiyle güçlendi" diyor; CHP ve DEM seçmeninde bu oran daha da yükseliyor. Hatta iktidar blokunda bile kayda değer bir kesim bunu kabul ediyor. Bu, tutukluluğun İmamoğlu'nun siyasal figürünü daraltmaktan çok, belli ölçüde büyüttüğünü gösteriyor. Ancak verideki bir başka ayrıntı bu büyümenin sınırlarını da ortaya koyuyor: "Sadece kendi seçmen kitlesinde arttı" diyenler ile "etkisi zayıfladı" diyenler küçümsenmeyecek düzeyde. Karşımızda herkesi kuşatan bir liderleşme değil, sembolik etkisi genişleyen ama siyasal karşılığı henüz sabitlenmemiş bir figür var.

Burada asıl mesele, mağduriyetin kendiliğinden neye dönüştüğü değil; nasıl anlatıldığı ve kimler tarafından nasıl taşındığı. Mağduriyet tek başına liderlik üretmez; onu bir programa, bir anlatıya, bir örgütsel kapasiteye bağlamak gerekir. İmamoğlu bugün cezaevinde bir sembol; ama sembolün programa dönüşüp dönüşmeyeceği, duvarların dışındaki siyasetin kapasitesiyle belirlenecek.

Sonuç: Kor sönmedi, kül örtüldü

Bir yıllık değişim birlikte okunduğunda, ilk dönemdeki sert tepkinin zamanla zayıfladığı, fakat bütünüyle ortadan kalkmadığı görülüyor. Öfke ve endişe gerilemiş olsa da adalet, ifade özgürlüğü ve ülkenin gidişatına ilişkin memnuniyetsizlik sürüyor.

Adalet sistemine güven, ifade özgürlüğü algısı ve ülke gidişatına dair memnuniyet bir yıl sonra da düşük kalmaya devam ediyor. Bu üçü birlikte okunduğunda ortaya çıkan tablo, bir rahatlamadan çok sessizleşmiş ama dağılmamış bir gerilime işaret ediyor.

Toplumun bir kısmı hatırlıyor, öfkeleniyor, talep ediyor. Giderek büyüyen bir kısmı ise daha temkinli bir pozisyona yerleşiyor ya da bu olayı ilk döneme göre farklı değerlendirmeye başlıyor. Bir yıl önce yüzde 51 olan endişe bugün yüzde 29; ama endişeyi doğuran koşullar yerinde duruyor. Sorun çözülmedi; sorunla kurulan ilişkinin biçimi değişti.

Ancak bu değişimi yalnızca bir kayıp olarak okumak da kolay değil. Bir yıl boyunca İmamoğlu’nun kamusal görünürlüğü ciddi biçimde sınırlandı, gündem defalarca değişti, ekonomik baskılar sürdü. Buna rağmen yüzde 41'i onu mağduriyetle güçlenmiş bir ulusal lider olarak görüyor, adalet sisteminin eşit işlemediğini düşünenlerin oranı açık bir çoğunluk oluşturuyor. Bu koşullar altında bir yıl sonra hâlâ bu düzeyde bir itiraz ve sorgulamanın sürmesi, aslında toplumsal hafızanın ve tepkinin sanıldığından daha dirençli olduğuna da işaret ediyor.

Yine de bu direnç ile yorgunluk arasındaki gerilim dikkatle izlenmeli. Çünkü bir toplumun asıl sınavı, yalnızca öfkelenme kapasitesinde değil; o öfkeyi hangi mesele karşısında, ne kadar sürdürebildiğinde yatıyor.

Bir yılın sonunda gördüğümüz şey tam da şu: sönmüş bir kor değil, üstüne kül düşmüş bir sıcaklık. Dostoyevski’nin sezgisi belki bugün de geçerli; insan birçok şeye alışıyor; ama bazı durumlar alışıldık hale geldiğinde ortadan kalkmıyor, yalnızca külün altında yanmaya devam ediyor.

(Kaynak: T24)

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Politika Haberleri

Mustafa Bozbey'in tutuklanmasının ardından Özgür Özel'den ilk açıklama: AKP'nin 'Bursa' planını açıkladı!
Bolu Belediyesi'nde yeni gözaltılar
Bahçeli'nin sözlerinin aksine kabinedeki AKP-MHP organik bağı ortaya çıkıyor: Bakanlar MHP’den çıkmıyor!
CHP’li Emir’den, Tanju Özcan ve İsmail Arı'ya ziyaret: ’28 kişilik koğuşta 46 kişi kalıyor!’
Burhanettin Bulut: 'Yük hep dar gelirli vatandaşın omzuna bindiriliyor'