İstanbul’un önemli ilçelerinden Şişli’nin seçilmiş Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan, T24'ten Cansu Çamlıbel'e konuştu.
Cansu Çamlıbel'in haberi şöyle:
Dünya siyasi tarihinin bu haddinden fazla hızlandırılmış döneminde, hangi yandaki kuralsızlığa, hukuk dışılığa, etik ahlak yitimine daha çok yas tutacağımızı bilemez haldeyiz. Küresel ölçekteki şokları idrak etmeye çabalıyoruz diye Türkiye’nin kendine özgü politik çelişkilerini unutmamız ya da normalleştirmemiz beklenmesin. O çelişkilerden en derinin vücut bulduğu mevzulardan biri de yaklaşık bir buçuk sene önce Esenyurt’un seçilmiş Belediye Başkanı Ahmet Özer’in tutuklanmasıyla siyasi literatüre giren ‘kent uzlaşısı’ davasıydı. Cumhuriyet Halk Partisi ve Dem Parti’nin iki sene önceki 31 Mart yerel seçimlerinde yaptığı seçim ittifakının kriminalize edilme motivasyonu, Öcalan süreciyle birlikte en tartışmalı konulardan biri olageldi. Öcalan’ın 27 Şubat çağrısının birinci yıldönümüne günler kala ‘kent uzlaşı’ndan tutuklu isimlerin hepsi art arda tahliye ediliverdi.
İstanbul’un önemli ilçelerinden Şişli’nin seçilmiş Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan da 11 Şubat’ta ‘kent uzlaşı’ndan tahliye edildi. Ancak İmamoğlu ile aynı gün (19 Mart’ta) evinden alınan Şahan, hakkında bir de yolsuzluk iddiasıyla dava açılmış olduğu için tahliyeye rağmen evini göremedi. Avukatları aracılığıyla yazılı iki tur soru-cevap üzerinden yaptığımız bu söyleşide Şahan’ın bu kurguya hiç de şaşırmadığını okuyacaksınız. Zira İmamoğlu’nun kurmay ekibinde olduğu için cezaevinde tutulduğunun farkındalığı içinde yaşıyor. Ancak ona göre 19 Mart’ın hedefinde bir kişi değil, kendisinin de içinde olduğu yeni bir siyaset inşasının kendisi var.
Mesleği şehir plancılığı olan Resul Emrah Şahan, sadece belediyecilikte değil makro siyaset konularında da iddialı bir isim. Nitekim, partisinin 30 Ocak’ta İstanbul’da düzenlediği ‘Toplumsal Barış ve Demokrasi’ konferansının fikir babası da kendisiydi. Kürt sorununun çözümü konusunda CHP’nin iktidarın önünde gitmesi gerektiğini savunan ekibin beyinlerinden. Cezaevinde geçirmekte olduğu bu sürece rağmen de Öcalan ile yürütülen sürecin asla karşısında değil. Sürecin paralelinde, ezber bozan bir tutumu hem savunuyor hem de CHP Genel Merkezi’nin o hatta kalması için efor sarf ediyor. Kafası berrak, amasız cümleler kuruyor ve geçirdikleri zor günlere rağmen Türkiye’nin geleceği konusunda ümitvar. Kendisini de o geleceğin doğal bir aktörü olarak görmekte hiç de haksız değil.
Tutuklu Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan
“İktidar Şişli’ye kayyım atayarak seküler seçmene ‘Seni de tüm ötekiler gibi olağan şüpheli yapabilirim’ dedi”
-Şuradan başlayalım… Ekrem İmamoğlu ile aynı gün göz altına alındınız, 23 Mart’ta “PKK/KCK’ya yardım” suçlamasıyla tutuklandınız. O günlerdeki siyasi kulislerden biliyoruz ki İBB’ye de kayyım atamanın bir kısa yolu olarak İmamoğlu’nun 22 Mart’ı 23 Mart’a bağlayan gece bu suçlamadan da tutuklanması seçeneği masadaymış. Sizce iktidar o gün sadece sizlerin ‘terörden’ tutuklanmanıza onay vererek nasıl bir tercihte bulundu?
İBB’ye kayyım atamayı denediler evet. Ama İstanbul’un, toplumun tepkisi, sayın Genel Başkan’ın liderliği ve mücadele buna izin vermedi. Sonrasında evet, Şişli’ye kayyım atanmasının gündeme geldiğini düşünüyorum. “Teröre yardım” suçlamasıyla bir belediye başkanını sabahın kör saatinde evinden aldıktan sonra, “Pardon 4 gün seni öylesine tuttuk” demelerini bekleyemezdik. Çünkü siyasal bir operasyondan bahsediyoruz. Operasyonun hedefi İBB’ye kayyımdı fakat toplumsal tepki izin vermedi. Ondan sonra rota yeniden çizildi.
Ama tüm bunların dışında Şişli ilçesine kayyım atanması konusunu iyi anlamamız lazım. Van’a, Esenyurt’a, Mardin’e atanmış kayyumlardan bir farkı teorik olarak yoktur, evet. İradenin yok sayılması, yurttaşın anayasal hakkının bir bütünüyle gaspıdır kayyım. Şişli kayyumu ise kurulduğu günden bugüne merkez sağ ve sosyal demokrat tercihler arasına yerleşmiş Cumhuriyetçi bir seçmenin iradesi üzerine, İstanbul’un merkezine yapılmış bir müdahale. 2025’e kadar kayyım uygulamaları daha çok “olağan şüpheli” olarak görünen Kürt yoğunluklu seçmenin olduğu, Kürt başkanlara yapılan bir irade ihlali idi. Yerel demokrasi mücadelesi de bu alanda veriliyordu. Şimdi ise Nişantaşı’nda doğup büyümüş Orhan Pamuk’un iradesi, çok beğendiğim oyuncu Tilbe Saran’ın, yakınlarda kaybettiğimiz usta tiyatrocu Haldun Dormen’in, Betül Mardin’in, Ahmet Hakan’ın, Taha Akyol’un, Okan Bayülgen’in, Fatih Altaylı’nın iradesi yok sayılıyor.
Yine siyasete ve kültür dünyamıza özgün imzasını atıp, aramızdan çok erken ayrılan Sırrı Süreyya Önder’in eviydi Şişli. 100 yıldır Feriköy’de yaşayan Ermeni komşumun, Fulya’daki beyaz yakalının ve Kuştepe’deki Roman’ın, Okmeydanı’ndaki Alevi’nin iradesine kayyum atanması, antidemokratik dönüşümün yeni bir biçimini gösterdi. Yani bir anlamda ‘seküler Türk’e “Seni de tüm ‘ötekiler’le birlikte olağan şüpheli yapabilirim, seni de görmezden gelirim” dedi. Bu durum yeni dönemin ve mevcut siyasal iktidarın kurmaya çabaladığı hegemonyaya ilişkin dip bir kod veriyor bence. Şişli bunu belki hemen anlayamadı. Çünkü ilk defa geldi başına. Yani bu şuna benziyor; yeni seçilmişim, bir gün bir halk toplantısında Fulya’da konuşurken bir komşumuz kalktı ve beni bir projeden ötürü eleştirdi. Haklıydı. Ben de “Bunları seçim sırasında anlattım. Niye o zaman tepki vermediniz?” dedim. “Şişli’de bir başkanın projelerine falan çok bakmayız CHP’ye veririz işte” diye bir yanıt vermişti. Şimdi bu seçmen, 30 yıldır onu kaybetme korkusu olmadan onu temsil eden iradeye müdahale edildiğinde hemen tepki veremez, demokratik mücadeleyi kuramaz, tam olarak anlayamadı bile zaten. Kayyım dönemi duran hizmetler, çöp dağları, aksayan yardımlar, kapanan Kent Market, Kent Lokantası bir nebze bundan faydalanan kesimi uyandırdı. Bugün Şişli’deki bu süreci, siyasetin yargı eliyle yapmaya çalıştığı bu işleri biraz bu taraftan da okumak lazım. Şişli o anlamda simge bir ilçedir ve bu simge ilçe bugün iradesi elinden alınmış bir şekilde yönetilmekte.
Bu ülkede 25 yıllık bir siyasi kültür bozulmasından bahsediyoruz ve yakınıyoruz, ama hatırlayın buraya nasıl geldik? Tutuklu bir belediye başkanı olarak söylüyorum, nasıl ki bugünkü siyasal aklın pek çok konuda vebali varsa emin olun, bu yolu açan bir darbeler, ayrımcılıklar ve yok sayılmalar tarihi var. Şişli bu tarihe de sahne olmuştur. O yüzden bir arada yaşamın Şişli’de hassasiyetle, özenle korunması gerekir. Keza bizlerin 28 Şubat’ın yıl dönümünde, hakikati makul ve serin bir akılla hatırlamamız gerekiyor. Ancak bu yüzleşmeleri yaparak, bir arada yaşamın ve demokratik toplumun gerektirdiği özeni göstermiş oluruz. Artık hepimize, tüm topluma yönelen bir 28 Şubat yaşadığımızı idrak etmeliyiz.
“Birbirine karşı konumlandırılan tüm aktörler bir yerde birleşmek zorunda, hepimiz aynı masadayız”
-‘Kent uzlaşısı’ davası diye kodlanan dava aslında “31 Mart 2024 seçimlerinde DEM Parti ile bazı ilçelerde seçim ittifakı neden yaptınız?” davası…Tam da DEM Parti heyetiyle birlikte Öcalan ile müzakerelerin sürdüğü bir ortamda böyle bir suçlamayla karşılaşmak siz ne hissettirdi tutuklandığınızda? Bu soruyu sorarken Öcalan’ın 27 Şubat çağrısından sadece 20 gün sonra gözaltına alınıp 24 gün sonra tutuklandığınızı okurlarımız açısından hatırlatmak isterim. Bu çelişki, iktidarın ‘Terörsüz Türkiye’ projesini nasıl kurguladığına dair ne söylüyor?
Süreç bakımından “Batıdaki Kürtlerin meclis temsiliyetini sağlamak” suçlaması ile CHP’nin “Türkiye ittifakı” dediği, DEM’in “kent uzlaşısı” olarak adlandırdığı politikadan sebep tutuklanmamız tabii ki büyük bir paradoks ve sürece zarar veren, ilerlemesini istemeyen, baltalayan bir anlayıştır. Bu konuda çok sık başvurulan ve biraz da bu çelişkiyi rasyonalize etmek için kullanılan bir analitik ayrım var: Norm devlet – tedbir devleti ikili devlet yapısı. Tedbir devleti kendi siyasal tahakkümünü devam ettirmek ve rejimi istediği alana bükmek yargıyı, yürütmenin tüm gücünü, sermayeyi vb. kullanırken, norm devlet, devlet toplum arasındaki güveni ve özellikle Cumhuriyetin ana kazanımlarını, kurucu ve yürütücü aklı temsil ediyor. Şimdi bizi içeri atan yöntemle, süreci yöneten yöntem tam burada farklılaşıyor diyebiliriz. Bizi tutuklayan mekanizma tedbir devleti ise süreci yöneten norm devlet diye okuyabiliriz. Ancak benim bu kavramsal açıklamaya eleştirel yaklaşımım var. Norm nerede bitiyor, tedbir nerede başlıyor, muamma.
Silivri’de ziyaretime gelen bir DEM Partili siyasetçiye sorduğum soru şuydu: “Bizi tutuklayan tedbir devletiyse çıkaracak olan norm devlet mi?” Süreçte bu kavramsallaştırma bazen masanın tarafları açısından “kazan–kazan” gibi okunuyor, tam da bu nedenle bunu topluma anlatamayız. İşte çelişki burada doğuyor. Norm içinde “rıza” üretmek istiyorsanız, tedbir içinde “Batı illerindeki Kürtlerin temsiliyetini sağlamak” suçuyla tutuklama yapıp belediyelere kayyum atayarak uzlaşıyı kriminalize edemezsiniz.
Türkiye ittifakı konusu bir gerçeği gösterdi. Hem de yerelden. Toplum Doğu’daki Türk, Batı’daki Kürt farketmeksizin yerelin gündelik hayatındaki gerçek sorunlara ilişkin politika üretebilme, temas etme siyasetini 2024 yerel seçimlerinde CHP’yi tüm ülkede iktidar yaparak onayladı ve büyüttü. Bunun hasadını genel seçimde alacağımızı gören iktidar buna dur demek için de bu operasyonları yaptı. Burada sürprizli, anlaşılmaz bir hikâye yok. Ancak konu, barış sürecini düşününce karmaşıklaşıyor. Çünkü biz bugün süreçte gelinmeye çalışılan yere Türkiye İttifakı - kent uzlaşısı ile 2019’dan bu yana özellikle İstanbul’da tüm baskılara inat zaten gelmiştik ve duruyorduk orada. Ama eksik, ama yarım fark etmez. Bir deneyimi ve hakikati göstermiştik. ‘Kent uzlaşısı’ ve ‘Türkiye İttifakı’ konusunu, tam da bu nedenle bugün daha büyük anlatmamız gerekiyor. Kent Uzlaşısı, sürecin akışında sadece operasyon konusu olmuş, sonra lütfen tahliyeler verilmiş ama cezalar da verilmiş, kriminalize edilen dosya boyutuna indirgenmemeli. Kazanım sadece tahliyelerle değil, bu siyasal alanı açık tutma ısrarıyla, yerelde durduğu yere sahip çıkarak ve anlatarak olacak. Aksi takdirde seçim kazanmak için yapılmış sayısal – aritmetik taktiksel iş birliği gibi okunur. Bu Kürt’e de Türk’e de hakarettir. Burada Kürt siyasetine de diğer tüm demokratik paydaşlara da bizlere de büyük görev düşüyor. “Şu an büyük resimle uğraşıyoruz, buna sonra bakarız” derseniz, sokaktaki, mahalledeki kentteki seçmenden koparsınız. Birbirinden ayrı, hatta birbirine karşı konumlandırılan aktörlerin sahip çıktığı “süreç” ve “uzlaşı” siyasal hatları mutlaka bir yerde birleşmek zorunda. Hepimiz aynı masadayız. Bunu görmek lazım.
“MHP’den gelen ‘tutuksuz yargılama’ açıklamaları hepimizi kapsayan norma sahip”
“‘Ahmet Türk, Ahmet Özer’ denince ben onu ‘Emrah’ gibi duyuyorum, samimiyet değil devlet ciddiyeti bekliyoruz”
-MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ve hukuk kurmayı Feti Yıldız, yaz aylarından beri “tutuksuz yargılamalar esastır” diye defalarca tavır koydular ama ittifak ortakları oralı olmadı. Hatta Bahçeli, “İki Ahmet’ diyerek Ahmet Özer ve Ahmet Türk için bizzat insiyatif aldı ama ne Ahmet Türk görevine dönebildi ne Özer. Dahası Ahmet Özer ceza da aldı. Sizin isminiz bu süreçte MHP’liler tarafından kamuoyu önünde özel olarak dile getirilmedi. Peki size o cenahtan ulaşan herhangi bir mesaj oldu mu?
Bana ulaşan şahsi bir mesaj yok. Ama konu bireysel bir Emrah Şahan konusu değildir. Ahmet Özer’e de Ahmet Türk’e de dair yapılan açıklamalar zaten demokrasiye dair doğru olması gereken açıklamalardır. Bu noktada isimler simgeseldir. Hukukun bu kadar eğilip büküldüğü, yargının siyasallaştığı, demokrasinin her geçen gün daha da yok edilmeye çalışıldığı bir dönemde bu açıklamalar, tutumlar ve duruş hepimizi kapsayan bir norma sahiptir. Ben oradaki Ahmet Türk’ü de, Ahmet Özer’i de, Emrah gibi duyarım. “Tutuksuz yargılama esastır” çıkışlarını tüm belediye başkanlarımız, özellikle Ekrem Başkan adına duyarım. Suçsuz, çocuklarından ayrı düşürülen, suçu özel kalemi olduğu başkanla sık sık telefonda konuşmak diye iddianameye konan Kadriye diye duyarım. Bu dönemde bu çıkışları ve ısrarı önemseyen taraftayım açıkçası. İsimleri bizler çoğaltalım. Ama demokratikleşmede ısrarcı olmak, bu dönemin tarihe en kapsayıcı biçimiyle geçmesi açısından da çok önemli. Tarih kimin nerede ne zaman her koşulda demokrasiden yana durduğunu yazacaktır. Ve toplum demokratları bir zeminde bir şekilde buluşturacaktır.
Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer ve Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan
"‘Kent uzlaşından tahliyem kesinlikle süreçle ilgili taktiksel"
-Şimdi meclis komisyonu çalışmalarını tamamladığı için ‘Terörsüz Türkiye’ yeni bir aşamaya geçiyor ya da geçmesi gerekiyor. PKK’lıların dönüşünü organize edecek bir infaz yasası çıkmadan ‘fesih’ işinin ilerlemeyeceği aşikâr. Size ‘terör’ iddiasından ‘tahliye’ çıkmasının zamanlamasının ‘süreç’le ilgili olduğunu düşünüyor musunuz?
Kesinlikle süreçle ilgili. Neyle suçlandığımızı bilmediğimiz bir 11 ay geçmiş. İddianame yok. Zaten ortada suç yok. Tutukluluk incelemede bir hâkim size tahliye veriyor. Sadece 10 dakikada. Yani tam da bu durum, “Terörsüz Türkiye”nin geldiği aşamada bizlerin tutukluluğunun ne kadar büyük bir çelişki olduğunu gösteriyor. Bunu ancak böyle açıklayabiliriz açıkçası. Siz PKK’nın silahsızlanmasını ve geri dönüşünü organize ederken DEM Parti genel başkan yardımcısıyla, sosyolog bir akademisyenle kamuya açık alanda buluşup sohbet etti diye Emrah Şahan’ı bu davada tutuklu tutamazsınız. Ama tabi bunu çok önceden gördükleri için eylül ayında karşıma ikinci bir dosya çıkarıldı, yedek tutuklama yapıldı.
-Tam da bu yüzden “tahliye” çıktı ama “beraat” etmediniz. Mehmet Ali Çalışkan, Ebru Özdemir adli kontrolle tahliye edildi ama sizin hakkınızda bir de “yolsuzluk” iddiası olduğu için salınmadınız.
Tabii ilk günden beri bunu bir yedek tutuklama olarak gördük. Temmuz ayında Ahmet Hoca “kent uzlaşısı” davasından tahliye alınca bizim “kent uzlaşısı” dosyası da teoride iddianamesi çıkmadan boşa düşmüştü. Sonrasında ağustos ayının ortalarında, alelacele etkin pişman ifadeleri, Şişli’nin devletle en çok iş yapan, Türkiye’nin en büyük müteahhitlerinin ne hikmetse peş peşe verdikleri ifadeleri/iftiralarıyla İBB iddianamesine, çıkmasından bir buçuk ay önce, adeta son dakikada eklendim. Tam tutuklandığım günün bir gün öncesi sayın Bahçeli yine “Kent Uzlaşısı”na, Ahmet Hoca’ya vurgu yaparak çıkış yapmıştı. Hemen ertesinde yedeklemeyle tutuklandım. “Kent uzlaşısı” davasında siyaseten yapmam gereken, durmam gereken yerde durduğum için tutuklanırken İBB davasında da bir şehir plancısı belediye başkanı olarak idari olarak yapmam gereken, yaptığım ve büyük sermaye yapılarına istedikleri projeleri istedikleri hızda ve teknik eksiklikte yaptırmadığım için tutuklandım.
Yargının bu denli keyfi üst üste tutuklamaları dosya fark etmeksizin, konu fark etmeksizin Türkiye’nin içinde bulunduğu sürece ve bu süreçte bizlerin eşik atlama çabasına büyük bir sabotajdır. Çok açık görmemiz lazım. Yani sadece kişisel sürecimdeki deneyim bile bunu ispatlıyor. 400 kişinin olduğu iddianameyi yazan akıl, 5 kişinin olduğu Uzlaşı iddianamesini hala yazamıyor. Tutukluluk incelemede tahliye edilmemiz, bu gerçeği örtmesin isterim. Millet bunu görmüyor zannedebilirler ama aksine, herkes çok net görüyor. Türkiye’nin içinde olduğu süreç, bu samimiyetsizlikle çok zorlanır. Bizim tutukluluğumuz Türkiye’nin kadim sorunları karşısında belki detaydır ama özgürlüğümüz bu sürece samimi, gerçek katkı verir.
Emrah’ı içerde istersen yüz yedek tutuklamayla tut. Ne geçecek eline, ne kazanacaksın? Kaybettiğin, yıktığın, tahrip ettiğinin yanında Emrah’ın ömrünün bir kıymeti olacak mı yarın? Onun için Ekrem Başkan’dan Demirtaş’a, Tayfun’dan Can’a, benim gibi seçilmiş tüm başkanların, siyasi tutukluların özgürlüğü, Cumhuriyet’in İkinci Yüzyıl inşasındaki büyük samimiyet testidir.
“İddianamesiz geçirdiğim 11 ayın izahı var mı?”
-Bu arada takip edebildiğim kadarıyla ocak ayı sonunda henüz ‘kent uzlaşısı’ iddianamesi ortada dahi yoktu. İddianamesiz geçen 11 aydan sonra bir anda ‘tahliye’ nasıl geldi?
Komisyon raporunun çıkmasına günler kala, komisyonun çalışmalarını bitireceği ayda “Kent Uzlaşısı” davası tutukluluğu iktidarı zorlayacaktı. Şimdi ellerinde, kâğıt üzerinde de olsa “tutuklu yok” argümanı var. Oysa aylardır haksız yere bir bedel ödeniyor, ödenmeye de devam edecek. Ahmet Hoca ceza aldı; pek çok kişi haksız yere aylarca tutuklu kaldı, ben ise yedek tutuklamayla çıkarılmadım.
Elbette özgürlüğüne kavuşan her bir arkadaşımız, sadece kendi hayatları için değil, demokratik iklim için de bir kazanımdır. Ancak bu sonuçtan bağımsız olarak, kent uzlaşısı tahliyelerini taktiksel bir aşama olarak görüyorum. Samimiyet ve sürece gerçekten hizmet edecek akıl bu değil. İddianamesiz tutuklu geçirdiğimiz on bir ayın ve yedek tutukluluğumun tek bir açıklaması var mıdır? Esas soru budur.
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ve Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan, 23 Mart'tan beri tutuklu
“19 Mart bir kişiye değil bir anlayışa yönelik bir operasyon”
“Amaç bu siyasi inşa hamlesini zayıflatmak, tabii ki bunun bir aktörü olduğum için tutukluyum”
-19 Mart operasyonundan önceki 5 sene içinde, yani siz Şişli Belediye Başkanı seçilmeden önceki döneme baktığımızda, İBB içinde çok kritik bir pozisyondaydınız. Özellikle İPA’da yaptığınız çalışmaların hükümetin çok canını sıktığı söylendi. Dahası, siyasi kulislerde adınız şöyle geçiyordu “İmamoğlu cumhurbaşkanlığı ya da başka bir görev için Ankara’ya giderse potansiyel İBB Başkanı Resul Emrah Şahan olur.” Yekten sorayım; İmamoğlu’nun kurmayı olduğunuz için içerde olduğunuzu düşünüyor musunuz?
Ekrem Başkan’la olan yakınlığımız, siyasi yol arkadaşlığıdır, bunun ötesindekiler sizin, medyanın yorumudur. Bir defa aşikâr olanı tekrar edeyim; u operasyonlar, baskılar, tutuklamalar, Cumhurbaşkanı adayı olarak önüne geçilmesi zor, engellenemez bir “İmamoğlu” siyasi yolculuğuna yöneliktir. Hangi motivasyonla 15,5 milyon kişiyi bir günde ortak aday etrafında imzaya toplayabilirsiniz? İmamoğlu gibi liderlerin kendisine değil yanındakine vurunca canı acır. Bunu bildikleri için bu operasyonu bu kadar geniş yaptılar. Ama şundan emindik; Ekrem Başkan ve Sayın Genel Başkan’ın liderliğindeki bu süreç gül bahçesinde ata binmek olmayacaktı. Bu operasyon, partinin değişimi ile birlikte kazandığı ivmeye, yerel siyasetteki başarıya, en önemlisi de Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun toplumsal rızayı almasına yönelikti.
Ancak burada altını çizmek isterim ki, sadece bir kişi ve siyasetçi dışında bir anlayışa da yöneliktir bu operasyon. 2019’da özellikle İstanbul’da toplumu kutuplaştıran, farklı kimlikleri uzlaştırmak yerine düşmanlaştıran ayrımlar üzerinden değil, gündelik hayatın gerçekleri üzerinden yaptığımız çözüm politikaları, beş yıl içinde İstanbul ve Türkiye’de gözle görünür oldu. Kent Lokantası’ndan Anne Kart’a, Halk Süt’ten yurt binalarına, sosyal konuttan metroya, burstan kreşe… İBB Miras anlayışıyla, şehrin kadim tarihini, ecdat yadigarı olan, çürümeye terk edilmiş pek çok yapının ihyası ve toplumun gündelik hayatının içine dahil edilmesi bile, hakiki muhafazakâr bakışın dikkatinden kaçmadı ve AK Partili kesime “bizimkiler bu yapılara, değerlere bu denli sahip çıkmamış” cümlesini söyletti. Şimdi bu durumun kendisi kaçınılmaz şekilde Türkiye’nin genelinde sosyolojik değişim getirecek, yeni bir siyasi kültür inşasını mümkün kılacaktı. Bahsettiğimiz “Türkiye İttifakı” da bu yeni siyasal kültür hamlesinin bir parçasıdır. En önemlisi de biz bunu yaparak milletin rızasını aldık.
Tabii ki bunun bir parçası, aktörü olduğum için tutukluyum. Ama sadece bir lidere yakınlık, uzaklık, kurmaylık ile anlatmak tam da bizim bugün eleştirdiğimiz, bozulmuş bir siyasi iklimin içine koyar. Toplum için, değerleri için değil de lidere biat için, tek adama yaranmak için siyaset yapan anlayışla aynı potaya atar bizi. Bugün sayın Genel Başkan Özgür Özel ve Sayın Ekrem İmamoğlu ile cisim bulmuş, iz bulmuş bu yol; yeni bir siyasal yürüyüşe ve yenilenmek zorunda olan yeni bir kültür inşasına dairdir. Operasyonda bile “İmamoğlu suç örgütü” diye beş birbirine benzemez insanı katıp aynı ipe dizmesi, bu siyasi inşa hamlesini zayıflatmak, güçsüz göstermek içindir.
Siyaset tam burada benim için bir kariyer alanı değil. Ülke siyasette “önce ben ne olacağım” anlayışının acısını zaten yeteri kadar çekti. Ben şehir plancısıyım. Hayatta söylemeyi en sevdiğim cümle budur. Bu ülkenin geleceği için, demokrasisi, çoğulculuğu, kentlerin daha adil olması için çabalamaya, çalışmaya her zeminde devam ederim. Ben ne olacağım sorusunun önüne bizi koyduğumda rahat nefes alabilen ve motive olan bir insanım. O nedenle genç bir siyasetçi olarak içinde bulunduğum sürecin, yakın olduğum yaklaşık on yıldır birlikte çalıştığım Cumhurbaşkanı adayımız İmamoğlu ile yoldaşlığımı, yol arkadaşlığımı iyi günde avantaj, kötü günde dezavantaj olarak görmem. Çünkü organik bağı toplumla kurmuş, gerçekten bu ülkenin geleceğine ilişkin sorunlara çözüm üretme derdiyle dertlenen biriyim. Hesapsız ve kitapsız…
-Ekrem İmamoğlu’nun siyasi yolculuğu, şu an için sekteye uğramış gözüküyor. Ekranlardaki AKP yorumcularına göre İmamoğlu senelerce çıkamayacak. Dahası diploma iptali sanki örtük bir “siyasi yasak” gibi kullanılacak görüntüsü var. Peki ya sizin siyasi yolculuğunuz… Bir başka siyasetçiyle bu kadar organik bir bağ sahibi olarak anılmak sizin gibi genç bir siyasetçi açısından dezavantaj değil mi?
İmamoğlu yolculuğu, diploma iptali, siyasi ya da tutsak olmasının ötesinde bir konudur. Bugün yatağını bulmuş bu su debisi arta arta, çoğala çoğala çağlayacak. Siyaset ve toplumun değişim talebi tutuklama, diploma iptali, aday göstermeme gibi taktiksel hamlelerle engellenemez. Cumhuriyetin ikinci yüzyılında mutlaka yeni bir hikâye yazılacak. Bu hikâyede Ekrem İmamoğlu, sayın Genel Başkanımız Özgür Özel, kurucu parti CHP diğer tüm çoğulcu demokrat paydaşlar olacaklar. Bu apaçık bir ufuk, çok net bir resim.
Tayfun Kahraman ve Resul Emrah Şahan
“CHP bugün artık yeniden kitle partisi”
“Hayata ve topluma bakışı ters Tanju Özcan ve Emrah Şahan, Cumhuriyet değerlerini korumak için aynı partide”
-31 Ocak’ta sizin fikriniz olan CHP’nin “Toplumsal Barış ve Demokrasi Konferansı”na davetliydim. Ekrem İmamoğlu’nun yapay zekâ ile canlandırılmış konuşmasını dinlerken o metinde sizin, Mesut Hoca’nın (Yeğen) ve Emine’nin (Uçak) dokunuşları olduğunu fark etmemem mümkün değildi ki bu iyi bir şey! Hatta İmamoğlu ile ocakta yaptığım mülakatta sorularıma yanıtları geldiğinde de aynı şeyi düşünmüştüm. O konferansa başka bir panelde konuşmacı olarak katılan Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Mehmet Kaya’nın şu değerlendirmesini önemsedim: “Tam da CHP’nin Kürt sorununu anlaması gerekiyordu. İmamoğlu’nun saydığı üç başlığı CHP tartışmalı. Cumhuriyetin kurucu partisi CHP, Kürt hassasiyetini bünyesine almalı. Tabii ki şahıslar var ama partinin hassasiyetine dönüşmediği sürece çözüm şansı yok.” Yani sizlerin şahıs bazında gayret gösterdiğini ancak CHP’nin parti olarak klasik reflekslerinden sıyrılamadığını diplomatik üslupla dile getirmiş oldu. Neden CHP hakiki bir manevrayı bir türlü yapamıyor?
Bu eleştiriyi anlıyorum ve haklı da buluyorum. Ama bugün CHP iki şeyle mücadele ediyor. Hem üzerindeki baskıya karşı, kurucu irade olarak ülkenin tüm demokratlarını, hep birlikte ülkeyi otokratik kaderden döndürmeye ve daha demokratik bir zemine çekmeye davet ediyor. Hem de yüz yıldır açılmamış bazı defterleri açıyor; parti bürokrasisini, örgütünü, değişim vaadinin siyasi olarak karşılığını vermeye davet ediyor. Emin olun ikincisi ilkinden zor. Ama sayın Genel Başkan bu anlamda Cumhuriyet Halk Partisi içinde inanılmaz bir siyasi alan açtı. Bugün artık CHP (yeniden) bir kitle partisi. Bu eleştirilere karşı benim söylediğim şey şu; düşünün diyorum, mesela iki belediye başkanı olarak, Tanju Özcan ile Emrah Şahan aynı partide. Hayata bakışımız, topluma bakışımız belki pek çok noktada ters ama aynı partide bu ülkenin Cumhuriyet değerlerini korumak, yeniden korumak ve kurmak için buradayız. Kurucu parti hikâyesi nostaljik bir hikâye değil. Bugün üzerimize düşen sorumluluk tam da burada ete kemiğe bürünüyor. Yeniden kurucu parti özgüveni ile bunu yapacaktır CHP. İçeride bu enerji var. Emin olun.
Kürt meselesini çözecek irade, pek çok kadim meseleyi de beraberinde çözerek partinin çeperlerini genişletecek. Böylece yeniden kurucu parti olma özgüveni ve zeminiyle, CHP büyüyecek ve samimiyetle Cumhuriyetin ikinci yüzyılını inşa edecektir. Aksi takdirde ben neden tutukluyum?
“Herkes ideolojik bagajını yenilemek zorunda”
“Bugün CHP, Kürt meselesi konudunda hiç olmadığı kadar cesur”
-CHP’nin “tarihi misyonumuz var” diye atıfta bulunduğu “Kürt sorunu”nun, TBMM komisyonunun ortak raporunda bir cümle bile bu şekilde kullanılmamış olmasına itiraz etmemesi bugünkü CHP yönetiminin klasik devletçi çizgiyi aşamamasının tezahürü değil mi?
Bu konuda CHP ve sayın Genel Başkan Kürt meselesini her zeminde zikreden, konuşan, çekinmeden samimi derdi ortaya koyan söylemler içerisinde oldu. Komisyon raporunun oluşma süreci, komisyonun hassas dengesi vesaire bunları buradan göremem ama parti ve Genel Başkan özelinde Kürt meselesini dillendirmekten bir geri adım, kaygı hiç sezmedim. Tam tersi tarihte hiç olmadığı kadar cesur, net ve somut konuşuyor CHP bu konuda. CHP yönetimi ve klasik devletçi çizgi diye tanımladığınız alan aslında bir önceki soruda bahsettiğim statükocu, bürokrat, kurumsal bir koddur. Sadece partim değil önümüzdeki dönem Kürt siyasetinden sağ siyasete, kendini solda tanımlayan siyasetten muhafazakâr siyasal İslam temelli hatta kadar herkes ideolojik bagajını yenilemek zorunda. İnanın buna meslek odaları, STK, sendikalar bile dahil. Mevcut siyasal iktidar tüm alanları öyle felç etti ki “akıl” ve “siyaset üretme” kapasitesi sivil alanda yok oldu. İMO’da 42 yıl sonra seçim kazanan akla değil o mevziiyi kaybeden akla sormak lazım ülke bu haldeyken demokrasi ve gelecek için mesleğini örgütleyemeyişinizin faturasını nasıl ödeyeceksin diye. Onun için toplumun tüm katmanları ve siyaset yüzeyleri için bir kabuk kırma olacaktır.
“Herkes sürecin başladığı yerden geride, devlet de Kürt siyaseti de hatta belki partim de”
-Öldürülen Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi’nin eşi CHP’li Türkan Elçi’nin çekimser kalması, Kürt TİP’in EMEP’in ret oyu vermesi… DEM’in ise çok kuvvetli şerhlere rağmen tam müzakere içindeyken politik olarak başka türlü davranamayacağı için “kabul etmesi” burada bir sorun olduğunu göstermiyor mu?
Tabii ki ideal olanı yaşamıyoruz. Kabul edelim herkes sürecin başladığı yerden geride. Devlet de Kürt siyaseti de hatta belki partim de. Süreç başladığındaki imkanları ve samimiyeti iyi görebilseydik bugün şerhli, retli bir raporu konuşmazdık. Bizlerin tutukluluğu, AYM, AİHM, Demirtaş, İmamoğlu vb. her şey süreci başladığı yerin çok gerisine götürmüştür. Ama yine de değerlidir ve 100 yıllık bir konunun 50 yıllık bir çatışmanın kapanması adına toplu iğne ucu kadar kazanım varsa “kabul edilir”. Çünkü bu toplum, bu ülke, bu vatan çok bedel ödedi. Canıyla, göz yaşıyla, yoksulluğuyla, hayatıyla… Bizim uğraşımız sonraki adımın daha büyük olması için ne yapabiliriz olmalı.
“Tutukluğum, süreci baltalayan bir konu ama CHP’nin komisyona girmesi lazımdı, süreç siyasetin tam merkezinde”
-CHP Grup Başkanvekili Murat Emir “Rapor rafta ve lafta kalmamalıdır” demekle yetindi. Sizlerin tutukluluğunuzun bu şekilde sürdürüldüğü bir ortamda partinizin TBMM komisyonunda bu şekilde “uyumlu” bir tavır sergilemesi sizi rahatsız etmiyor mu?
Optik sorunu burada yaşamamalıyız. Evet tabii ki sürece ters ve süreci baltalayan bir konu tutukluluğum. Ama ülkenin tarihsel bir eşiğini sadece salt kendi tutukluluğum hatta toplam mücadele ettiğimiz bu antidemokratik siyasal yargı operasyonları üzerinden okuyamam. İlişkilidir, ilintilidir ama biri uzak mesafe, 50 yıllık bir konunun İkinci Yüzyıl Cumhuriyeti’ ne giderken çözümü için en kritik eşiktedir. Diğeri daha yakın bugün yaşadığımız rejim sorunudur. Zaten baskılar, operasyonlar vb. her şeye rağmen CHP komisyona tam da bu nedenle girdi. Girmesi de lazımdı. Tabii ki sürecin demokrasiye geçişi, samimiyeti açısından bizlerin durumu kritiktir. Ama aşama aşama yürütülmesi ve buna katkı koymak hepimizin tarihsel sorumluluğudur. İnanın az önce özgürlüğümün katkısı diye kastettiğim bu. Bu yola, Cumhuriyetin ikinci yüzyılına ilişkin yeni sayfaya, demokratikleşmeye bir katkı sunabilme ihtimali, genç bir siyasetçi olarak beni heyecanlandırır. Bugün ateş çemberindeki ülkemizi bölgenin karmaşası, tehlikesi, hegemonyasına karşı koruyacak yeniden “biz” olabilme hikâyesidir bu.
“Herkes için demokratik siyasetin önünün açıldığı bir Türkiye esastır”
-Komisyonun ortak raporu kamuoyuna açıklandıktan sonra Abdullah Öcalan şöyle bir açıklama yaptı: “Bizim meselemizin bir güvenlik boyutu vardır, fakat ondan daha geniş kapsamda siyasi bir boyutu vardır. Çünkü biz siyaset yapacağız. Silah ve şiddet terk edilmiştir. Müthiş bir demokratik siyaset yürüteceğiz. Toplumumuzun ekmek ve su kadar buna ihtiyacı var. Her şey güvenliğe boğulmamalıdır. Güvenlik siyaseti, siyaset de güvenliği esas almalı. Biz siyasi bir topluluk olacağız: Demokratik siyaset topluluğu.” Yani Öcalan siyaset yapabilecek, gelişmelerin gidişatını kendisinin böyle anladığını anlıyoruz! Öcalan’ın siyaset yapabildiği İmamoğlu ve Resul Emrah Şahan’ın siyaset yapamadığı bir Türkiye nasıl bir Türkiye olur?
Herkes için demokratik siyasetin önünün açıldığı bir Türkiye esastır. Burada gerçek konu toplumun bu siyasetin gerçek öznesi haline gelmesidir. Kişiler özne değildir. Toplumun ortak rızasını almış, “bu kişi beni temsil ediyor” diyebileceği, onu seçebileceği, ona hesap sorabileceği bir temsiliyet zemininde siyaset üretmenin koşullarını oluşturmak şarttır. Bunu konuşmazsak kişileri konuşuruz. Bugün “İmamoğlu” diye konuştuğumuz konu tam da bu toplumsal rızadan dolayı, kişiden bağımsızlaşan bir konudur. Yarın bu rıza biterse konuşamayız. O nedenle Türkiye hakiki ve yapısal bir değişimin eşiğindedir. Siyaset arenasında olan, bugün buna ilişkin mücadele eden herkesin, hepimizin boynuna asılı yük budur. Emrah Şahan’ın siyaset yapıp yapmaması ne benim ne de yargının karar vereceği bir şey. Ancak hepimizin demokrasi yolculuğu, toplumun rızasıyla şekillenecek bir yolculuktur.
“75 yaş civarındaki adamların nesli bitti, son öfkeleri bundan”
“Türkiye bu kaostan çıkış için kilit taşı olacak”
-Sizi İmamoğlu siyasetinin felsefi altyapısını kuran ekibin beyinlerinden gördüğüm için iki ay önce kendisiyle yaptığım mülakatta ona sorduğum bir soruyu size de sormak istiyorum. Sizler sürekli Türkiye’ye demokratik, çoğulcu, kişisel hak ve özgürlükleri getireceğiniz iddiasıyla siyaset yapıyorsunuz. Fakat küresel olarak dünya ‘reel politik’in zirvesinde. Erdoğan siyaseti de tam bu noktada bir takım diplomatik kazanımlar elde etmiş gözüküyor, özellikle Suriye alanında. Avrupa Birliği dahi sert bir realizme teslim olmuşken ve değerlerini geri plana atmışken aktif savaşların ortasında kalan Türkiye, sizin önerdiğiniz “değer siyaseti”yle güvenliğini sağlamayı becerebilir mi?
Bugün tam da İran Savaşı’nın çıktığı, Ortadoğu’nun yeniden bir hegemonya mücadelesinin mekânı olduğu bir gerçeklikte ve iklimde, savaşların gölgesinde kazanan kesinlikle değer siyaseti olacaktır. Yaş ortalaması 75 civarında olan ve “yeni dünya düzeni daha otokratik olacak” korkusunu derinleştiren dünya liderlerinin temsil ettiği bu süreç, bir zehirli yılan gibi eninde sonunda kendi kendini yiyecek. Evet, can yakıyorlar, kafalarına göre davranıyorlar ve her yerde, her ülkede giderek birbirine benziyor bu yaşlı adamlar. Ama bu dünyanın bir sonraki adımında yoklar. Hem bir anlayış hem de bir nesil olarak bu kuşak bitti. Biraz da son öfkeleri bundan.
Fakat şimdi dünyada bu kabuk kırılırken önümüze çok iyi bakmamız lazım. Çünkü işimiz gerçekten zor. Ortak değerler, yüzyıllar boyunca tüm insanlığın bedel ödeyerek kazanımlar sağladığı ve hâlâ mücadelesi süren çok katmanlı süreçlerin birikimi iken; bugün reel politikanın sıkıştırdığı alandan konuyu sadece “güvenlik” eksenli dar bir boğazda okumak, insanoğlunun varoluş mücadelesine ve hayatın anlamına terstir. Yeni bir eşikte olduğumuz açık. Bu eşik, ülkemizde topyekûn bir siyasal kültür değişimi olarak nitelendirdiğim, demokratik ve çoğulcu bir “Cumhuriyet’in ikinci yüzyılı” eşiğidir. Aynı zamanda dünyada da bugüne kadar “Demokrasi Coğrafyası” olarak tanımlanan Batı’nın, kendi iç çelişkileri ve ikilikleriyle yüzleşmek ve yenilenmek zorunda kaldığı bir dönemden geçiyoruz. Türkiye bu anlamda gerçekten tam da bu meselenin merkezinde duruyor. Kadim Anadolu toprakları ve Cumhuriyet, bu kaostan çıkış için inanılmaz bir “kilit taşı” rolü üstlenecektir. Yeni bir Doğu-Batı denkleminde güneşi yeniden Doğu’dan doğuracak ve bunu Cumhuriyet’in değerleriyle yeniden ispatlayacak bir imkân var önümüzde. Aksi halde iletişimin, yapay zekânın, yeni savaş yöntemlerinin; sınırları, değerleri ve gerçeği büktüğü bu çağda, aynı odada toku açtan koruyacak bir bomba icat edilemez.
“Bir insan baskı altında olmasa ‘duydum’ diye ifade verir mi?”
-Ekrem İmamoğlu hakkındaki iddianamede, sadece soyut siyasi değerlendirmeler yok. Birtakım ihale süreçleri, para akışları, talimat zinciri ve belediye içi hiyerarşi ayrıntılı biçimde anlatılıyor ve bu dosyada, sizinle uzun süre birlikte çalışmış olanlar da dahil en az 75 kişinin ‘etkin pişmanlık’ kapsamında verdiği ifadeler önemli bir yer tutuyor. Bu kişilerin tamamının gerçekten de baskı nedeniyle mi bu ifadeleri verdiğine inanıyorsunuz?
Öncelikle sorunuzdaki, iddianame isnatlarının ön kabulü dilini reddederim. Bakın, bu dava siyasi bir davadır. İhale süreci, encümen, belediye içi ihaleler vb. diye adlandırdığınız işlemler için İBB, 2019 sonrası tam 1019 kez Sayıştay denetimi ve Mülkiye müfettişleri denetiminden geçmiştir. 2019 öncesinde 147 olan bu denetim sayısı, 2019–2024 arasında 10 kat artarak, merkezi hükümetin tüm işlemlerinizde ensenizde olduğu bir hâle dönüşmüştür. Sonuçta da hiçbir şey bulamamışlardır.
Ben bürokrat kökenli bir başkanım. O nedenle açıkça söyleyeyim: Kamuda soruşturmalarda esas alınması gereken denetimlerdir. Peki şimdi ne yaşıyoruz? İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanının özel kalemi, Başkanla sık görüştüğü için tutuklu. Ne yaşıyoruz? Başkanın koruması, yanında olduğu için tutuklu. Bürokrat, kendi idari görevini yaptığı için tutuklu.
Etkin pişmanlığa gelirsek… Öyle bir iklim ve korku yaratıldı ki, ideolojik aidiyeti olmayan, sadece İBB ile resmî işlerini yürüten insanları; şirketleri, malı, mülkü, ailesi ve özgürlüğüyle sıkıştırırsanız, “duydum, gördüm, -mış, -muş” ifadeleriyle suç oluşturmaya çalışır, örgüt kurmaya zorlarsınız. Bir insan baskı altında olmasa, dedikodu anlatır gibi “duydum” diyerek ifade verip bir başkasının tutuklanmasına sebep olabilir mi?
Sadece kendi sürecim bile bunun en net ispatıdır. Defalarca ifade vermiş, bir türlü tahliye edilmemiş bir etkin pişmana, Ağustos’ta adeta telaşla “Emrah Şahan” diye özel bir soru soruluyor. Tam da Ahmet Hoca Temmuz’da ‘kent uzlaşısı’ndan tahliye olunca… “Duydum” dediği her şey ona bir özgürlük, bana ise yedek bir tutuklama oluyor.
“Kamusal hizmet alanı o kadar müteahhitleşmiş ki bazı şirketler kamudan daha güçlü”
-Ekibinizin birtakım müteahhitlerle kurmuş olduğu ilişkilerle ve siyasetin finansmanında CHP’nin de kullanmaya devam ettiği ‘AKP tipi’ bağışlar konusunda bir noktada bir özeleştiriniz olacak mı?
“AKP tipi bağış” kullanımı değil, tabii ki. Biz bu konuda açık, şeffaf ve görünür iş yapmayı; kaynağın nasıl harcandığını kamuoyuna anlatmayı tercih ettik. “AKP tipi bağış” dediğiniz şey, kamuya değil; kişiye, gruba ya da yapılara fayda sağlayan bir aklın iş yapma tarzıdır. Ama burada “Kamu neden bağışlara ihtiyaç duyuyor?” sorusunu daha yapısal ele alırsak, asıl meseleyi görmüş oluruz. Türkiye’de kamu–kamusal hizmet–kamu kurumu üçlemesinde ortada yer alan kamusal hizmet alanı, artık o kadar müteahhitleşmiş durumda ki bazı şirketler ve yapılar, kamudan çok daha güçlü hâle geldi. Hizmeti taşeronlaştıran bu yapı, kamu kurumunu da zayıflattı. Kamu kurumu, ihale açan, imza atan, denetleyen rolünün ötesine geçemezken, kamu–kamu kurumu ilişkisi de bir müşteri–esnaf ilişkisine dönüştü.
Yapısal olarak konuşulması gereken ve önümüzdeki dönemde güçlendirilmesi gereken şey; belediyelerde gerçek bir kamu kurumu gücünün, iş yapma kapasitesinin artmasının zorunlu olduğudur. Bu da öz kaynak geliştirmek için önlerinin açılması ve yerel yönetim reformuyla mümkün olur.
“'Kim daha fazla CHP’li’ tartışması komik ve artık eskimiş”
-Gürsel Tekin’in CHP İstanbul İl Teşkilatı’nda kayyumluğu kabul ederken şöyle bir isyanı olmuştu: (mealen aktarıyorum) “Fatih Keleş, Ertan Yıldız gibi adamlar mı hakiki CHP’li, ben mi hakiki bir CHP’liyim?” Haksız mı? Tüm İBB kurmay ekibinin -siz de dahil- yargılanmasına neden olan – ve hatta belki CHP aleyhine bir kapatma davasına kadar gidebilecek- bir sürecin kilit aktörlerinin CHP siyasetinden gelmeyen kişiler olması biraz hazin bir durum değil mi?
“Kim daha fazla CHP’li” tartışması gerçekten artık komik, eskimiş, toplumun, seçmenin gülüp geçtiği bir tartışma. Bir kişiden bahsetmiyorum. Yedi sekiz dönem vekillik yapmış ve hala yapan, 5000 polisle il binasına vekili, genci, kadını dövdürterek girmeyi kendine yediren, bir partiyi akraba partisine dönüştürmeye çalışan ve yıllardır toplum-seçmen-CHP örgütü ve CHP yönetimi arasındaki makası aça aça kendine partide koltuk bulmuş, siyaseti meslek edinmiş, gerçekten mesleğini işini sorsanız “siyasetçi” yazacak bir odağın, “hakiki CHP’lilik” polemiğinden başka elinde hiçbir şey kalmadı. Çünkü CHP artık sokakta, meydanda, hakiki CHP orada. Mücadelede, uğraşta. Sayın Genel Başkan’ın inanılmaz enerjisi ve sahasıyla, partinin “Türkiye İttifakı” ile ürettiği büyük yurttaş rızasında.
Gerçekten bu toplumun yeni dönemde bizden beklediği bu polemikler değil. CHP toplumla, gençle, kadınla, sokakla olan makasını kapayacak bir kitle partisi olma yolunda ilerliyor. Bunlar yenilenmenin sancıları. Bizim gerçek gündemlerimiz ve sorumluluklarımız var. Bu partiye yeniden kurucu parti olma rolü düşerken “kontrollü muhalefet” yıllarının yorgun ve içi kin dolu siyasetine yer ve zaman gerekçen yok.
-Abdullah Öcalan, 27 Şubat’ın yıldönümünde yaptığı açıklamada aşırı diplomatik bir dille olsa da ülkedeki hukuksuz uygulamalara dikkat çekmiş oldu. “Demokratik topluma alan tanıyacak, demokrasiye alan tanıyacak ve bunun güçlü hukuksal güvencelerini oluşturacak bir yaklaşıma ihtiyacımız var.” Siz bir senedir verdiği mesajların (sızdırılan görüşme notları dahil) CHP’ye yönelik operasyonların ve davaların “süreç”i zehirlediğine ilişkin bir farkındalık içinde olduğunun emarelerini görüyor musunuz?
Böyle bir okuma yapma çabam hiç olmadı. Açıkçası toplamda yürütülen süreçte ‘demokrasi’, ‘hukuk’ kavramlarının kullanıldığı her cümleyi CHP’ye, bizlere yapılan operasyonlara da söylenmiş bir cümle olarak duyarım. Bize yapılan haksızlıklar, farklı bir demokrasi ve hukukun konusu değil. Hepsi bir bütün. Bugün sürecin gerçekten ilerleyebilmesi, bulunduğumuz aşamadan bir adım sonraya geçmesi için ihtiyacımız olan şey, olan biteni sadece kendi durduğumuz yerden okumamaktır.
“Samimiyet değil, devlet ciddiyeti bekliyoruz”
-TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş ise 27 Şubat vesilesiyle şu açıklamayı yaptı: “Neredeyse tüm siyasi partiler sürecin yürümesi için destek oldular. Siyaset sorumluluk olarak TBMM çatısı altında komisyon kuruldu. 5 Ağustos’ta ilk toplantısını yaptı. Çok verimli görüşmelerle nihai raporunu hazırladı… Partilerin kendi görüşleri var. Onların hepsinin komisyon raporuna ilave edildi. Bu raporun inşallah gereğinin yapılması, hızlı bir şekilde artık Türkiye’nin tamamlamasının gerekli olduğu kanaatindeyim… Bundan sonra örgütün bütün unsurları ile feshi ve silahların bırakması temin edilecek. Ardından Türkiye gerekli adımları atacak, bu ağır faturanın bedellerini ödemeyecektir. Süreç tamamen siyasetin kontrolündedir.” Bu açıklamaya dair iki sorum var. Birincisi; Sayın Kurtulmuş raporun gereğinin yapılması gerektiğine vurgu yapıyor. Raporda şu ifade de var malumunuz: “Kanundaki tutuklama şartlarına bağlı kalınarak, tutuklamanın istisna olduğu ilkesine uygun biçimde mevzuat gözden geçirilmelidir.” Numan Bey’in sizlerin tutuksuz yargılanmasıyla ilgili mesela samimi bir çaba içinde olacağına ihtimal veriyor musunuz?
Benim burada beklentim samimiyetten çok, ciddiyet. Kişilerin samimiyetini sorgulamak, var ya da yok saymak doğru olmaz. İktidar, “kent uzlaşısı”ndan tutuklu olmamızla sürecin önemli bir aşamasının aşılmış olması arasındaki çelişkiyi, mümkün olan en yüksek siyasal kazanımla yönetmek istiyor. Bu konuda çeşitli aktörler, değerler ile taktikler arasında gidip gelen açıklamalar yapıyor. Bunları izliyoruz. Kişilerin samimiyetine değil, devlet ciddiyetine uygun bir çözümle bu adaletsizliklerin sona ermesini bekliyoruz. Demirtaş, Osman Kavala, Tayfun, Ekrem Başkan… AYM ve AİHM kararlarının uygulanması, tutukluluklarımızın son bulması ve kayyumların kaldırılması ancak bu ciddiyetle mümkün olur.
“Süreç siyasetin tam merkezinde CHP, burada kurucu aktör”
“Yıllardır kilitlenmiş bu kapının eşiğindeki en güçlü el biz olmalıyız”
-İkincisi de “Süreç tamamen siyasetin kontrolündedir” diyor. “Süreç tamamen devletin kontrolündedir” demiyor. CHP’nin bu “süreç kontrolü”nün hakikaten bir parçası olduğunu düşünüyor musunuz? Yoksa bu süreci meşrulaştırmak ve halka şirin görünmek için bir taktik mi sadece?
Süreç, bu aşamada artık komisyon raporu, meclis ve toplumsal rıza aşamalarıyla siyasetin tam merkezindedir. Her siyasi parti, kendine daha fazla kazanım sağlamak için taktiksel davranabilir; yeter ki bu davranış sürecin ilerleyişini, samimiyetini ve ciddiyetini bozmasın. CHP burada kurucu aktördür. Bu gerçeği hiç kimse görmezden gelemez.
Bize düşen; bu hakikate uygun biçimde, partinin politika üreteceği, süreci ilerleteceği ve demokrasi ile hukuk normlarına uygun kazanımlar için, şimdiye dek kapalı tutulan bir kapının inmiş kolunu kavrayıp iterek o kapıyı demokrasiye doğru açmaya çabalamaktır. Ağır, yıllardır üst üste kilitlerle kilitlenmiş bu kapının eşiğindeki en güçlü el biz olmalıyız; CHP olmalıdır.
-Öcalan’ın tamamen serbest kalmasa da defacto parti yönettiği bir senaryoda İmamoğlu’nun ve sizlerin tutuklu yargılanmaya devam edilmeniz ihtimaline hazır mısınız?
Süreç, kendi çelişkileri, tutarsızlıkları ve paradokslarıyla bugüne kadar gelmiştir. Benim 19 Mart’ta ‘kent uzlaşısı’ndan tutuklanmam, sürecin ortasında hiçbirimizin hazır olmaması gereken bir ihtimaldir. Yarın da olmaması gerekene değil, olması gereken ihtimale yatırım yapmalı ve buna göre siyaset üretmeliyiz.Gerçekten hazır olmamız gereken şey ise, bu ülkenin bugün ateş çemberi içindeki bu coğrafyada, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılını demokrasiden ve hukuktan yana, tüm bölgeye ilham veren bir normla yeniden inşa etmektir. Yurtta barış, cihanda barış ilkesiyle…