Ekrem İmamoğlu’nun 'Evrakta Sahtecı̇lı̇k' Duruşmasındaki İfadesı̇ Tam Metnı̇

İstanbul 5. İdare Mahkemesi'nce, Silivri'deki Marmara Cezaevi Yerleşkesi'nde duruşmalı görülen davaya, Ekrem İmamoğlu avukatlarıyla geldi. İşte İmamoğlu'nun savunmasının tam metni.

Ekrem İmamoğlu'nun savunmasının tam metni şöyle:

Ramazan ayına giriyoruz bu hafta. Ne yazık ki Ramazan ayları, böyle talihsiz durumlarla ülkemizi yorduğumuz yılları bize yaşattı. Halbuki Ramazan ayı, bereketli Ramazan ayı; insanların birbirini hissetmesidir. Vicdanı harekete geçirir. İnsanın aklını başına getirmesine vesile olur. 'Neredeyim?' demesine; makam, mevki, varlık, yokluk nedir gözden geçirmesine vesile olur ve Yaradan’a sığınır. İnsanların eşitliğini, insanların eşitlenmesini hissetmesi adına bir fırsat ayıdır. Ve bu fırsat ayının bu şekilde hissedilmesi ve değerlendirilmesi buradan temennimdir. Ama üzücüdür ki; 2019’da Ramazan ayında seçimi iptal eden zihniyet, 2025 yılında yine Ramazan ayında diplomamı iptal eden zihniyet, yine Ramazan ayına denk düşürerek içi tamamen yalanla, iftirayla, ne kadar büyük günah varsa içine doldurulmuş; bu şekilde sahtecilik kavramı adı altında toparlanmış iddianameyle, yine Ramazan ayında, Mart ayında yargılanacağımız bir süreci yaşayacağız. Bu dava, Ramazan ayının arifesine denk geldi. Umarım bugün bu duruşma; dilerim ve isterim -ümidim çok değil- ama dilerim ve isterim ki ülkemiz ve yargı düzeni açısından sağlıklı bir sonuca evrilir.

Ama Ramazan ayının hemen içine girdiğimiz an itibariyle sizlerle yine ‘çirkin’ diye, absürt bir davayla konuşacağız. Çirkin kavramıyla bir dava içerisinde olacağız. Ne kadar 'olmaz' denilen bir şey varsa yargı düzeninde, bizlere bu dönemde yaşatılıyor. Bu; milletimiz adına, inanan insanlar adına, yüce Yaradan’a sığınan ve gerçekten bu inancın bir parçası olmaktan da onur duyarak, kendi vicdanımda ve ahlakımda bana yol gösterici olan inancıma hiç yakışmayan, ama o inancı kullanarak kendine yol rahat çizenlerin utanç verici güzergahlarını da çok net bir şekilde izleyip, onlara haddini bildirme konusunda kararlı bir birey olarak ben Ramazan’ı karşılıyorum. Ve dua ediyorum: Allah, bu zihniyete sahip insanlara akıl versin. Elbette ki bu güzel ayda, bu Ramazan ayında; milletimizin evine, sofrasına bereket gelsin. Kalbi kötülüklerle dolu, dili ağza alınmayacak kirli dile sahip en üst makamlara gelmiş insanların diline terbiye gelir inşallah Ramazan ayı vesilesiyle. Ve aynı zamanda, bu ülkede yargı adına görev yapan insanların da iftiranın, insanların arkasından iş çevirmenin, kumpas kurmanın, tuzak kurmanın, işkence yapmanın; insanların çoluğuna çocuğuna, ailesine, kadına, erkeğe, gence göz dikmenin ne kadar ahlaksız bir tutum olduğunu hissetmesini, hissettirilmesini diliyorum. İnancımız o kadar güzeldir ki; insanın kalbinde yaşar, vicdanında yaşar, beyninde yaşar. Göstermeye hiç ihtiyaç yoktur yani. Gösterirseniz, onun bütün tılsımı kaçar gider. O kadar güzeldir. Allah herkese, o güzel inancı yaşamayı nasip etsin. Ama şu anda göstererek, insanların gözüne sokarak yaşatıldığını düşünen, yaşatılacağını düşünen zihniyete şunu söylüyorum: O, bizim bildiğimiz ve Yüce Yaradan’a sığındığımız inanç değildir. İnancın o güzel ruhunu umarım yaşarlar ve hissederler bu güzel Ramazan ayında. Ben öyle büyüdüm, öyle yetiştim. Anadolu’nun da öyle bir toprak olduğuna inanıyorum. Bir insanın, Yüce Türk milletinin de öyle bir inançla bu topraklara ve bu yaşama sarıldığını yaşamış ve o şekilde büyümüş bir insanım.

Aziz milletimiz; siyasi tarihimiz, ne yazık ki demokrasiyi, milletimizin özgür iradesini ve umudunu hapsetmeye çalışan sayısız utanç verici yüz karası davalarla doludur. Ama bugün öyle bir skandal iddianame sonucuyla buradayız ki; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve yüce Türk yargısının düşürüldüğü bu mevcut durumdan, bu tablodan gerçekten hicap duyuyorum. Yaklaşık 16 aydır, iktidarın başındaki zihniyetin talimatıyla, İstanbul’a konumlanmış bir avuç muhteris ile yürütülen operasyonlar ve ne yazık ki planlanan ne var onu bilmiyorum ama oluşan davalar zinciri, tarihte görülmemiş yargı skandalı dönemini ülkemize yaşatmıştır. Milletimize maliyeti, maddi manevi büyük olmuştur. Koltuk hırsı için yürütülen 19 Mart darbesinin maliyeti 250 milyar doları aşmıştır. Milletimiz daha da fakirleşmiş, işsizlik artmıştır. İtibarsız bir dönemin yaşanmasına sebep olmuşlardır. Devlet geleneğimizle, kanunla, anayasayla ilgisi olmayan; devletin kurumları ve yargı eliyle kumpaslar, işkenceler, aileye, namusa, iffete, ahlaka el uzatma, insanları lekeleyen düzen ile hemhal olmuş bir dönem yaşanmıştır. İşte böyle bir dönemin çöp bir iddianameyle oluşan diploma, evrakta sahtecilik davasında; iki celseden sonra hâkimi değiştirilen, adil yargılanma hakkımın ihlal edildiği, doğal hâkim ilkesinin yok sayıldığı bir uygulamayla dördüncü duruşma için buradayım. Bu utanç verici iddianameyi yazan savcı ise sözüm ona amacına ulaşmış; terfi ettirilerek, İstanbul’da bir ilçenin Başsavcı Vekilliği'ne getirilmiştir.

Bilinmelidir ki bu konu ne diplomadır ne de yolsuzluktur. Davaların komikliğine, korkunun vesile olduğu yargı sefaletine bakınız: Ahmak, çirkin, casusluk, diploma iptali, diploma evrakta sahtecilik, savcıya bilirkişiye hakaret... Rezalet, rezalet, rezalet. Bütün bunların ana sebebi nedir biliyor musunuz? Çok net: Korku. Korku… Sadece iktidarın başındaki zihniyete karşı dört seçimi milletin oylarıyla kazandığım için ve cumhurbaşkanı adayı olarak önümüzdeki seçimi kazanacağımı gördükleri için; seçimi yaşamadan rakibinden korkunun ve her yolu mubah gören anlayışın kirli tezgahlarından dolayıdır. Milletimizin gönlündeki temiz yerimizi gördükleri için buradayım. Ama benim milletimizle bağım, iktidar zihniyetinin aldatan aklı gibi değil, sahte hiç değil, çok samimidir. Toplumun yüzde 70’i bütün bu yapılanların, bütün bu zalimliğin hukuki değil siyasi olduğu inancı ile bir darbe girişimi olduğunu bilen yurttaşlarımın verdiği güçle; alnım ak, başım dik, gayet öz güveni yüksek, hiçbir Allah’ın kulundan korkmayan bir biçimde buradayım.

Ama olan millete oluyor, olan geleceğimize oluyor. Adalete olan inancı yerle bir ediyorlar. Toplumun yüzde 80’ini aşan bir oranda insanlarımız artık adalete inanmıyor. Bundan utanılacağına, gerile gerile konuşan insanlarla karşı karşıyayız. Bu kötü zihniyet, sadece haysiyet cellatlığı, ailelere saldırı yapmıyor, diplomamı iptal etmiyor; milletimizin en temel hakkı olan demokratik yolla iktidarı değiştirme iradesi de gasp ediliyor. Millete gözdağı veriliyor. Malına, mülküne, tapusuna, bütün varlığına istediğinde el koyarım diye mesaj veriliyor ve el konuyor. Olan millete oluyor, olan milletin geleceğine oluyor. Milletin nefesini, neşesini, umudunu çalan bir düzen yaşatılıyor. Ucube Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi dedikleri yapı; Türkiye’nin kaderini, her konusunu tek bir kişinin iki dudağı arasına, ağzından çıkacak söze bağladı. Devletin kadim kurumları dağıtıldı. Asırlık devletimizin ve asırlardır var olan devlet geleneğimizin, milletimizin geleceği tek bir adama mahkûm edilmek isteniyor. Evet, mevzu çok ciddidir. Bu kesinlikle ve kesinlikle ciddi bir beka sorunudur.

Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılının ilk yılları ne yazık ki bu büyük mücadeleyle geçmektedir.

Milletten seçimlerde ölümüne korkan bu iktidar, beni seçimlerde rakip görmek istemedikleri için buradayım. Ve kaybedeceğini bilen, rekabetten kaçan, demokrasiyi yok etmeye çalışan bu zihniyet yüzünden aylardır Silivri’deyim. Bu siyasi mühendislik ürünü iddianame ve duruşma da bunun bir parçasıdır. 2024 yerel seçimlerinde açık ara birinci parti olan Cumhuriyet Halk Partisi, esasen normal bir atmosferde, demokratik bir ortamda süreç yönetilsin diye adım atmak istemesine rağmen; kazanmak için her yolu, çatışmayı ve her türlü kötülüğü göze alan iktidar zihniyeti, 2024 yılı yazından itibaren -burayı dikkatle dinleyiniz lütfen- 2024 yılı yazından itibaren düğmeye basılmıştır. Yerel seçimden dört ay sonra İstanbul’a atanacak başsavcı ve başarılı olursa getirileceği makam çoktan belirlenmiştir. Bu sebepledir ki yürütülen her işlemde, her operasyonlarda ve yapılan tutuklamalardaki hukuksuz, ahlak dışı uygulamaları ilk savunan ve sürecin savcılığına soyunan iktidarın başındaki zihniyet olmuştur. İstanbul’daki yargı makamı değiştikten sadece bir ay sonra, Esenyurt ile uydurma yalanlarla, iftiralarla, operasyonlarla sürece başlanmıştır. Ömrünü akademiye adamış Sayın Prof. Dr. Ahmet Özer, 65 yaşındaki saygın bir belediye başkanını sabahın köründe evinden aldırmak, tutuklamak ve bir yılı aşkın süre cezaevinde tutmak nasıl bir vicdan çöküşüyse, bütün tutuklu yargılanan arkadaşlarımızın maruz kaldığı tablo da tam olarak budur.

Bir yıl o insanı hapiste yatırdınız ve hakkında hiçbir şey bulamadınız. Herkes masum diye haykırıyor. İşte benim hapiste yatan bütün arkadaşlarım aynı şekilde masumdur. Bu sahte sürecin içindeki tüm uygulamalar, tamamıyla siyasidir ve hedef bellidir. Sahteciliğin zirvesi yaşatılmaktadır. Cumhuriyet Halk Partisi muhtemel adayı Ekrem İmamoğlu ile birlikte hedeftir. Cumhuriyet Halk Partisi hedeftir. Elbette başkaları da hedeftir. Bütün işlemler adım adım, vahşice, hukuksuzca yürütülmüş, 19 Mart operasyonu devreye sokulmuştur. Kısacası 19 Mart siyasi darbe girişimi, öncesi ve sonrasıyla ifade ettiğim gibi çöptür, hukuksuzdur ve geçersizdir. Burada yargılananlar ve yargılanacak olanlar da masumdur. Bu süreçte makam, menfaat elde edenler, o bir avuççuk muhteris; size sesleniyorum. Bu makamlar liyakatle, alın teriyle elde edilmiş makamlar değildir. Buradan söylüyorum, tepeden tırnağa o bir avuç insana hatırlatıyorum ki; siz kaçacaksınız ama Türk milletinin iradesi, feraseti, adalet duygusu, inancı sizi hiç peşinizi bırakmadan kovalayacak. Sandık gelecek, gong çalacak, bu fetret devri sona erecek, 86 milyon yurttaşımız kazanacak. İnanın zaman öyle tahmin ettiğiniz kadar uzun da değil, çok kısadır, yakındır, kapının eşiğindedir. Her türlü haksız kazanımlarınızın, yanlış iş ve işlemlerinizin hesabını adil mahkemelerde veriyor olacaksınız. Kulaklarınıza küpe olsun. Yaşadıklarınız, makamlarınız, yaşattıklarınız sahtedir, sahteciliktir.

Benim çok iyi bildiğim bir duyguyu hatırlatayım; esas makam nedir biliyor musunuz? Esas makam, aziz milletimizin gönlündeki makamdır. Ben her zaman o makama talip oldum. Milletimi çok sevdim, milletimin de yaptığım görevden dolayı beni çok sevmesini arzu ettim. Tek dileğim o olmuştur. İktidarın zihniyeti yolunu şaşırmış, milletin gönlündeki makamı unutmuştur. Makamı öyle bir şaşkınlığa evrilmiştir ki seviyeleri, bir kişinin gönlündeki makam zannediyor artık o insanlar. O makamı, o aziz milletin gönlündeki makam yerine koydukları, o bir kişinin gönlü makamını zannedenlere hatırlatayım: O makam sahtedir, o makam aldatmacadır. Vakti dolduğunda, zamanı bittiğinde anlayacaksınız. Güç; kendinden emin olana değil, korkana sertleşir. Bakınız; koltuğunu kaybetmekten korkanların yolu hep sahtecilik olmuştur. Koltuk düşkünü olanların koltuğunu korumak için ortaya koydukları her zaman yöntem sahtecilik olmuştur. Ahlak dışı yöntemler olmuştur. Tarih boyu bu böyledir. Dosya üretenler, manşet üretenler, TRT, Anadolu Ajansı, itibarsız ve kişiliksiz sözcüler, medya kuruluşlarının içindeki tetikçiler; bir ıslık çalındığında sıçan gibi kaçtıklarını yakın tarihte görebilirsiniz. Yine sıçan gibi kaçışacaklar. Kendine güvenenler ise bekler, sakince bekler. Kendinden emin olduğunu yüzünden okuyabilirsiniz. Gerçeğin konuşmasına izin verir. Ve o gerçekten asla ve asla şaşmaz. İşte ben o taraftayım. Ve o taraftaki konumumu da hiç değiştirmeyeceğim. Çünkü ben hakikatim, ben gerçeğim.

Didik didik ettiler ne oldu, didik didik ettiler. Yeryüzünde bu şekilde didik didik edilen bir insan yaşamı yoktur, bakın altını çizeyim: Didik didik ettiler hücrelerime kadar. Ekrem İmamoğlu burada. 12 metrekare hücreden geliyorum buraya, 12 metrekare. Tarihte böyle bir tecrit yaşanmamıştır. Öyle bir tecrit ki, vallahi billahi hastalık değmedi bize. Yani birbirimize merhaba bile diyemiyoruz çünkü. Hastalık bile değmedi bize, öyle bir tecrit. Ama ben onlara söyleyeyim, mikrop aranızda. Hapishanede değil, siz dikkat edin, mikrop aranızda. Dosyayı getirenlere, bu hedef olarak ifade edilmiştir. Ben aslanlar gibi buradayım.

Ben Trabzon’un Akçaabat ilçesinin Sidiksa köyünden selamlar alıyorum. Ağlayan annelerin, teyzelerin mektuplarını alıyorum. Dilini tam anlamasam da çalışıyorum, Adıyaman’da annemiz benim için Kürtçe ağıtlar söylüyor, o yürek bana yetiyor. Çankırı’dan, Konya’dan, Van’dan, Edirne’den, Manisa’dan, yaylalardan, bağlardan, tarlalardan, İstanbul’un her semtinden sevgi ve umut yağıyor. Bana ne senin sarayından? Bana ne senin sarayından?

İktidar zihniyeti öyle bir duruma gelmiştir ki değil bir, 10 tane saray yapsa içine sığmaz. Benim yerim ise milletin gönlündeki o sıcacık, o mini minnacık yer. O mini minnacık yer dediğimin içinde zannetmeyin siz yetişkinler varsınız. İnanın 4-5 yaşındaki çocukların televizyonda mikrofon uzatıldığında çat diye ağzından dökülen kelimelere duyduğumda tüylerim diken diken oluyor. Allah’ım bana nasıl bir güç bahşettin, nasıl bir sevgi verdin diye Yaradan’a sığınıp dua ediyorum, Ya Rabbi şükür diyorum. Onun için 10 tane saraya da sığmayacaksınız. O sıcacık yeri tadamayacaksınız. İşte ben böyle hissederim ama sahtecilikler, hayatı sahtecilik olan insanlar sahteciliklerine devam ederler. Ve benim bu hissettiklerimi anlayamazlar, anlayamayacaklar. Onun için ben buradayım, ben gerçeğim.

Ben, doğduğum gün de gerçektim. Doğum belgeme ne zaman dava açacaklar diye merak ediyorum. Ben köyde yetişirken de ortaokulda, lisede, okurken de Trabzon'daki bir çocuktum, bir delikanlıydım. Kıbrıs'a gittiğimde, Kıbrıslı Türklerle can cana gerçek bir Kıbrıslıydım. On dokuz yaşında İstanbul'a geldiğimde, geçiş yaptığımda, her işini anasının ak sütü gibi helal yapmaya gayret eden İstanbul Üniversitesi öğrencisi Ekrem İmamoğlu'ydum. 33 yıllık iş yaşamına giriştim. Alın terimle, gece gündüz nasıl çalıştığımı benim her arkadaşım bilir. Gece gündüz hem de 20 yaşında, 19 yaşında, 25 yaşında her türlü işi yaparak yani… İşimin her aşamasında bunlar vardı. Ameleliğini de yaptım, bulaşık da yıkadım, patronluğunu da yaptım.  2511 konut yapmışım, 141 villa üretmişim. 107 ofis, 429 iş yeri ürettim 33 senede. Ben bir iş insanıydım, gerçektim ben. Babamın 60 yıllık esnaflık deneyiminden elde ettiğim terbiyeyle, ahlakla, kutsallıkla gerçek, İstanbullu bir iş adamıyım. Sosyal yaşamında derneklerde, spor kulüplerinde, Trabzonspor'da, Bakırköyspor'da, Beylikdüzüspor'da, İstanbul'da ve Trabzon'da kurduğum spor kulüpleriyle, sivil toplum kuruluşlarında gerçek bir İmamoğlu oldum. Gidin bakın. Kurduğum kulüpler yöneticilik yaptığım kulüpler, dernekler, sivil toplum onlarca.

İş insanı olmanın yanında, sorumlu bir kişilik olarak hayatımı gerçek bir şekilde yaşadım. Siyasette ise belediye başkanlığında milletine hizmet etme prensibiyle hareket eden, yine gerçek İmamoğlu'dur. Benim ölçüm nettir: Dürüst olmak, açık olmak, aleniyet. Hiçbir hesabı milletten saklamamak… Hayatımın her anını böyle yaşadım. Kapalı kapılar ardında pazarlık yapmadım. Her zaman milletimin huzurunda oldum. Karanlık ilişkilerim hiç olmadı. Karanlık ilişkiyle yanıma yaklaşanlardan uzaklaştırdım, uzak tuttum. Çünkü yüzümü dönmem gereken milletim olduğunu bilen bir insanım. Her adımım kamunun önünde olmuştur. Beni gidin İstanbul'un her semtinde kurulan pazarlarda bir pazarcılara sorun. Beni gidin esnaf lokantalarına girin sorun. Komilerine sorun. Garsonlarına sorun. Beni İstanbul'un sokaklarına sorun. Caddelerine sorun. Meydanlarına sorun. Evlerine sorun. Beni ilkokul, lise, ortaokul, üniversite arkadaşlarıma sorun. İş dünyasındaki arkadaşlarıma sorun. Allah'ıma şükür referanslarım çok kuvvetli. Ben gerçeğim. Şu anda gerçek olduğu şekliyle, yanıltmaya çalıştığı topluma kendini gösteren insanlar gibi ne sahteyim, ne sahteciyim. Köydeki arkadaşlarıma sorun. Kıbrıs'taki arkadaşlarıma sorun. Benim referanslarım gerçektir. Gizli ajanda yok, defteri yok, gizli dil yok. Her adımım milletin önünde olur.

Sandık sonuçları oldu. Ben bu yolda defalarca ‘hak yemem hakkımı da yedirmem’ diye haykırdım. Hırsızlara, seçimi çalanlara, özgürlüğümü çalanlara karşı mücadele ettim, kazandım. Mücadele ediyorum. Yine kazanacağım. Çünkü esasen baktığın pencere, milletime kazandırmak olmuştur. Siyaset gerçekliğinde tereddüdü olanlar, Beylikdüzü'nde nasıl yüzde 51’le kazandığıma baksınlar. İstanbul'da, 2019’da, cumhurbaşkanından bütün bakanlarına, karşıma dizilmiş olmalarına rağmen, kıyıda köşede bir ilçenin belediye başkanı olduğunu kendi diliyle ifade etmiş olmasına rağmen, 13 bin 600 oyla nasıl kazandığımı, seçim iptal ettikten sonra 23 Haziran'da 806 bin oyla nasıl kazandığımı, 2024’ün 31 Mart'ını da 1 milyon 100 bin farkla nasıl kazandığımı gitsin, o alın terini oradan görsünler. 15,5 milyon insanın dünyada eşi benzeri olmayacak bir şekilde, ön seçimde milletin gelip, 103 yaşından 18 yaşına kadar herkesin gelip oy kullandığı ve ön seçimle ‘adayım’ dediği Ekrem İmamoğlu işte o kadar gerçek bir kişiliktir. 25,5 milyona yakın insanın imza vererek destek verdiği bir Ekrem İmamoğlu var karşısında. O kadar gerçek ki. Yaradan'ın vesilesiyle annemin, babamın hayata getirdiği bir Ekrem İmamoğlu ve o günden bugüne yaşamı bu kadar gerçek. Bunların hepsi gerçek. Pusu bilmem, iftira bilmem. Bu kadar siyaset yaşamında, bu kadar mercek altındayım. Bir tane iftira, bir tane yalanım, bir tane omurgasız sözümü bulsunlar önüme koysunlar milyon kez özür dileyeceğim. Yoktur. Çünkü sözümü, bin defa düşünüp bir defa söylerim. Öyle çatır çutur yalanı yemem birileri gibi. Her gün televizyona çıkıp kürsüden eğilerek söyleyen o kızgın yüzlerin ülkeyi ifade ettiği biçimde milleti aldatan cümleler kurmam. Makama ulaşmak için her yol mubah görmem. Çatır çatır milletime kendimi emanet eder, milletim ne derse onu yaparım. Yalan konuşmam, insan kandırmam, niyet okumam. 35 sene öncesinin niyetini okuyan iddia makamı; Allah size akıl versin. Allah size akıl bahşetsin.

Yani ben niyet okumaya ihtiyaç duymam, algı kurmam, dosya üretmem. Ben işimi açık yaparım, hesabımı milletin önünde veririm. Kazanırsam çalışırım, kaybedersem kazananı tebrik eder, ceketimi alır giderim. Allah'a şükür bugüne kadar da kaybetmedim. Benim yolumda pusu yoktur. Benim dilimde iftira yoktur. Benim yolumda sahtecilik yoktur. Ama bunu bir tek sahtekârlar anlayamaz. Bu söylediklerimin bir tek sahtekârlar anlayamaz. Dinler ama anlamaz. Ruhunda sahtekarlık olan, beni dinler ama anlamaz. Bu kadar nettir sözüm. Sahtekârlar anlamaz, anlayamaz. Ve şunu çok net söylüyorum: Ekrem İmamoğlu dürüsttür. Ekrem İmamoğlu ahlaklıdır, namusludur. Ben, bütün bu değerlere ömrünü adamış bir insanım. Ben, bu değerlere hayatını verecek bir insanım. Milletim adına da şahsım adına da ailem adına. Sahtecilikle, tutarsızlıkla ilişkisi olmaz. İnsan kandırmaz. Karanlık yöntemlere başvurmaz. Çünkü ben, koltukla tarif edilen bir insan değilim. Ben, milli iradeyle tarif edilen bir demokratım. Ben demokratım. Ben, İstanbul Belediye Başkanı seçildiğinde; ‘Allah'ım inşallah gelmiş geçmiş en demokrat belediye başkanı olurum’ dedim. Açın bakın arşivlere, gazetelere. Beylikdüzü'nde seçildiğimde de aynı şeyi söyledim, İstanbul seçildiğimde de. Tarihinde gelmiş geçmiş en demokrat belediye başkanı olmak.

İşte burada durup şunu söylemek gerekiyor. Ben hayatımı şeffaflıkla anlatırken, bazıları siyaseti nasıl yapmış? Dün dediğini bugün nasıl çevirmiş? Onlarca… ‘Ne istediniz de vermedik. Allah bizi affetsin.’ Neler neler! Seçimden önce herkes terörist! Seçimden önce öyle seçimden sonra ‘ya olur öyle şeyler canım montaj falan!’ Neler neler. Kıvır da kıvır. Omurga! Detaylara girsem, bir buçuk saat anlatırım. Bir gün yani. Bunlara girmeyeceğim. Tutarsızlığın, aldatmanın zirvesi yaşatıldı bu milletimize. Hâla yaşatılıyor. Ve milletimize, tarihinde verilen en büyük zarar verildi. Ona karşı olan, o zihniyete karşı olanlara değil, onun yüzünden aldanarak, o zihniyete masum bir biçimde inanan insanlara zarar veriliyor, onların evlatlarına zarar veriliyor. Mesela; milletin iradesini çalmak mubahtır hale geldi! Mesela; gidip bir insanı zorla koltuğundan indirip, yerine başkasına oturtmak ne kadar güzel! Hani bizim ahlakımız? Böyle bir şey olur mu yahu? Hakkın olmayan şeyi almak… Böyle bir şey olur mu yahu? Ne inancımızda var ne terbiyemiz de var, ne bu topraklardaki medeniyetlerde var… Bir kelimesi yok. Şimdi bir bak! Bir de sırıtıyoruz. Rozetler takıyoruz falan filan! Utanır insan. Ben utanırım. Basit, net söylüyorum: Ben utanırım. Ben, öyle birisine rozet takmaktan utanırım. Ben sahteciyim öyle mi? Ben mi sahteciyim? Hadi oradan! Ben sahteciyim! Sizi sahteciler sizi!

Ben, hayatını açık yaşayan, mücadelesini meydanlarda, iradesini sandıkta ortaya koyan biriyim. Ben, gerçeğim. Gerçeği eğip büken, dün söylediğini bugün inkar eden, hafızaları resetleyip millete yeni masallar anlatan o düzenin bir parçası asla olmayacağız. Milletimizi uyandıracağız. Kimin kime oy verdiğinin bir önemi yok. Kimin hangi inançta olduğu, kimin hangi fikirde olduğunun hiç mi hiç önemi yok. Milletimizi uyandıracağız. Bir uyanışa ihtiyaç var. Bu memleket uyanmazsa, Allah bizi muhafaza eylesin bu tür insanlardan. Büyük bir uçurumun kenarında bizi gezdiriyor. Kendini düşünüyor, şürekasını düşünüyor, bir avuç insanı düşünüyor. Ne burada bulunan sizler ne beni yargılayan insanlar ne buradaki güvenlik güçleri; hiçbirinin evladıyla uzaktan yakından ilgisi yok. Bu zihniyet, sadece kendini düşünüyor. ‘Bana ne olacak’ diyor. Bana ne senden yahu. Benim memleketime ne olacak? Benim milletime ne olacak? Benim milletim, yarınları nasıl karşılayacak? Benim derdim o. Beni bir tek sahtekârlar anlayamaz. Konuşurum, anlatırım, saatlerce; beni milletim anlar. Bir tek işi sahtecilik olan sahtekârlar anlayamaz.

Hangi belgeyle, hangi fiille, hangi vicdanla bana ‘sahteci’ diyeceksiniz? Soruyorum. Hangi belge? Bu iddianameyi yazana soruyorum. Bana hangi belgeyle sahteci diyeceksiniz? 19 yaşındaki Ekrem'e nasıl sahteci diyeceksiniz? Hepsi dosyada. Atalarımın mezar taşlarından bugüne, didik didik kazıdılar. Oralara bile gidip baktılar. Bilmezsiniz Hâkim Bey. Oralara bile gidip baktılar. Atamın mezar taşlarına bile, köyümde gidip baktılar. Filmlerini, videolarını çektiler. Evlerimizin, arsalarımızın, babamızın, eşimin, ailemin herkesin tarlalarını kazıdılar, tarlalarını! Utanç verici. Evlerde aranmadık yer bırakmadılar. Yazıklar olsun size; bunu yapan sahtecilere. Sahtekârlar. Bu ülkenin siyasi tarihi, bu tür kötülüklerle doludur. Ne yazık ki sandığı itibarsızlaştırmaya çalışanların, milletin iradesini küçümseyenlerin, demokrasiye yargı sopasıyla diz çöktürmek isteyenlerin utanç verici örnekleriyle doludur. Değişim isteyenler, haksızlığa ‘hayır’ diyenler, korkmayanlar, susmayanlar hep bu salonların soğuk taşlarına basmak zorunda bırakılmıştır. Türkiye'de hak aramak, zaman zaman bedel ödemek olmuştur. Ama gerçekten bugün yaşadıklarımız, yani uzak ara, seviyesiz bir durumdur. Uzak ara. Böyle bir seviyesizlik olmaz yani. Düşünsenize; ahmak davası, çirkin davası, diplomada sahtecilik davası. 19 yaşında bir çocuğa, 35 sene öncesine dönerek…

Onun için, ben bu salonda kendimi savunmaya devam etmiyorum. Çünkü mesele, artık benimle ilgili değil Hâkim bey. Sakın öyle yorumlamaya kalkmayın. Ben bugün, bu salonda, hakikatin nasıl sistematik biçimde sahteleştirildiğini anlatıyorum, anlatacağım. Belgelerin değil, algıların nasıl üretildiğini; dosyaların değil, manşetlerin nasıl yazıldığını ve yargının adım adım bu sahteleştirmenin bir parçası haline nasıl getirilmeye çalışıldığını hâkimler… Yahu 11 tane hâkim değişmiş benim duruşmalarımda. Geleni de gideni de ayıklamıyorum. Gelene, gidene farklı bir gözle de bakmıyorum. Hiç mi öyle yargım yok? Böyle bir şey olur mu yahu? Maçın devre arasında (ıslık çalarak) ‘hakem çık, sen gel!’ Böyle bir şey olur mu yahu? HSK'ya bak! Olacak iş mi? Yazık değil mi? Mesleğinize yazık ediyorlar Hâkim Bey. Ben gelir, geçerim ama bu meslek, adalet mülkün temelidir, vardır geçmişten bugüne, bundan sonra var olacaktır. Siz de detaysınız, ben de detayım. (Islık çalarak) Gel! Yarın size de ıslık çalarlar. Buna rağmen doğru kararı vermekle yükümlüsünüz. Onun için nasıl sahteleştirmeye çalıştıklarını, çok net yaşıyorum ve görüyorum.

Bakın; birlikte bakalım hakikat nasıl bükülüyor, parçalanıyor? Nasıl kurgulanıyor? Dönüp insanlara ‘gerçek budur ha’ deniyor! İBB operasyonu üzerinden kurulan anlatı dehşet bir şey. Kan dondurucu yahu. Başladığımız günden bugüne gelelim, arada yaşadıklarımızı görelim. Günde 20 defa ‘son dakika’ izini gördüm TV’lerde, günde 20 defa son dakika! Şu yaşadığımız bir yıla, bir buçuk yıla bir dönüp bakın. Buradan herkese sesleniyorum. Dönüp bir bakın. Bir insana yapılan bu zulüm, bu işkence normal mi diye düşünün. Bir tek şunu tahmin edemediler: Benim ne kadar dirençli olduğumu tahmin edemediler! Edemeyecekler de. Ben o kadar dirençliyim yani. O kadar sapasağlamım. Hiç merak etmesinler. Millet adına çünkü, milletin inancıyla beraber… İçi yalanlarla, tehditlerle oluşturulmuş, iftiracılarla, gizli tanıkla oldurulmuş çöp müsveddesi. ‘560 milyarlık yolsuzluk var!’ Ortada 560 kuruş yok. ‘Parkelerin altı -2 milyon dolar, 2 milyon Euro her neyse- para dolu!’ Ortada para yok. ‘Koruma müdürünün evinde sır kasa var, paralar dolu!’ İçi açıldı; üç beş tane fişek, bir de vida varmış! ‘İmamoğlu'nun jeti var’ dediler. Benim çocukken oyuncağım bile olmadı yahu. Köy çocuğuydum, çocukken oyuncağım bile olmadı benim yani. Benim jetim varmış’ Benim varsa jetim, binerim yani. Gösteririm. Yok! Arabamı gizlemedim, bir şey mi gizlemedim. Benim hayatımda her şey gerçek. ‘Jeti varmış!’ Yalan.

Bu yalanlar nerede yayınlandı? TRT'de yayınlandı yahu! Sizin, benim dergilerimle… Milletimin huzurunda ailem aşağılandı. Çocuklarımız, gençlerimiz aşağılandı, evlatlarımız aşağılandı. Kadınlar aşağılandı, erkekler aşağılandı. Akrabalarım aşağılandı TRT'de, TRT'de! Benim paramla, paramla, senin, öbürünün parasıyla orada iş yapan; onursuz, haysiyetsiz insanların imza attığı haberlerle! Ben bunları televizyondan izledim Sayın Hâkim. Ben bunları televizyondan izledim, izledim. Ben izledim. Benim aileme… Kendinizi Ekrem İmamoğlu’nun yerine bir saniye koyun; 360 gün demiyorum. Ve ben, 6,5 yıldır sistematik saldırıyla mücadele ediyorum; 6,5 yıldır! 31 Mart gecesini hatırlayın… Saat 10’da Anadolu Ajansı akışı kesti. Televizyonlar kapandı. Bunlar normal mi? Unuttuk! Koca koca adamlar, devletin başında, yanında Diyanet İşleri Başkanı! Yaptı gitti ya şimdi! Bir de yanında gülerek Diyanet İşleri Başkanı… Benim inancımı temsil ediyor. Ben, Ramazan’a giriyorum. Benim inancımı temsil ediyor. Gülüyor bir de böyle! ‘Hırsızlar’ diyor devletin başındaki insan. Bana! Seçimi çalmışız muamelesi yapıyorlar!

Siz, akşam 10’da verileri keseceksiniz, İstanbul'u afişlerle donatacaksınız 11’de… Ben sahteci! Ben! Ne oldu sonra? 13 bin 600 böyle bir şey (tokat hareketi yapıyor), 806 bin böyle bir şey (daha sert bir tokat hareketi yapıyor) böyle bir şey, böyle bir şey! Bu var ya, sahteciliğe milletin gösterdiği harekettir, hamledir. Sayın Hâkim, bu yaptığım benim siyasi şov değil. Burada benim yaptığım, haykırış. Buradan duysun beni zatı muhterem. Burası siyasi şov yeri değil, burası dertlenenlerin kürsüsüdür biliyor musunuz? Derdi olanın kürsüsüdür. Siyasi şov yapanla yapmayan gözünden anlaşılır. Benim gözümden bunu anlamayan, sahtekârdır. Bu kadar net söylüyorum. O kadar netim, o kadar barizim yani. Sen, 806 bin oy farka getirecek toplum bunu, bir de döneceksin, ‘Casuslukla kazandı’ diyeceksin! Aman Allah'ım ya. Ya her yerimi parçalasam yetmiyor. Her yerimi parçalasam yetmez. Böyle bir şey olur mu yahu? ‘Rüşvet bavullarla taşındı!’ Sonra içinden jammer çıktı. ‘398 milyon rüşvet var’ demiş BDDK raporu; iddianamede öyle bir şey yok! ‘Gizli tanık üretildi, kozmik oda kuruldu’ dendi. Ne gizli tanık var, ne kozmik oda var. Yalan, iftira, uydurma; Ekrem İmamoğlu sahteci! Böyle bir şey olmaz arkadaşlar, Sayın Hâkim böyle bir şey olmaz. Tarihe not düştüğüm bu konuşmaları burada ben yapmazsam bu memlekete, bu millete borcumu da ödememiş oluruz. Ben burada esasen, bu savunmayla her birinizin geleceğini, çoluğunu, çocuğunu savunuyorum biliyor musunuz? Geleceğini savunuyorum…

Bakın; geçmiş Ağustos ayında, böyle üzerinden geçildi bu mesele. Onun için bu sahtekarlığı burada duymanız lazım. Geçmiş Ağustos ayında… Utanç verici kumpası, detaylarıyla iyi dinlemenizi istiyorum lütfen. Özellikle burada bulunan siyasi dostlarımıza, büyüklerimize, farklı siyasi partilerin yöneticileri var, görüyorum, teşekkür ederim… Yok hükmündeki İBB soruşturması dosyasının, bütün davaların hangi yöntemle hazırlandığının net işaretidir. Bu kan dondurucu operasyon hikayesini can kulağıyla dinleyin. Sahtekarlığın zirvesini iyi dinleyin. Siyasi tarihimizin en alçakça, düzmece operasyonlarından birine, iki avukat eliyle bir senaryonun nasıl yazıldığını, bu senaryonun bir savcı tarafından nasıl işleme konulduğunu, bu senaryonun manşetinin 12 gün önceden Sabah Gazetesi'nde nasıl atıldığını, bu senaryonun hedef aldığı insanların nasıl tutuklandığını iyi dinleyin. Ama yine hedefte ben vardım, benim kardeşim, bir arkadaşım vardı. Burayı iyi dinleyin. Sahtekarlığın zirvesi bu. Bunların hepsi bir bütün. Buradaki davanın ondan ayrı, ondan ayrı tarafı yok. Hepsi bir bütün. Aynı masadan çıktı. Böyle masaya oturdular ya da şöyle oturdular (çömelerek) bilemiyorum. Masadan bu işleri kurguladılar.

Hâkim: Hangi dava?

Anlatacağım. Dava nasıl koptu anlatacağım Hâkim Bey. İftiracıların avukatlığını yapan iki avukat; avukat Recep Seyhan, avukat Hamza Uçar. 23 Temmuz tarihinde, İBB Spor Kulübü Başkanı, Kandıra'da tutuklu Fatih Keleş kardeşimi ziyaret ederek, kendisinin itirafçı olması halinde aile fertlerinin, çünkü aile fertleri de tutuklu, oğlu tutuklu. Aileye zulüm serbest ya! Kendisinin serbest kalacağı söylüyor. Yetmiyor; bir de bunun için milyon dolarlar istiyor. Fatih Keleş'e diyorlar ki; ‘Gel sen iftiracı ol. Seni ve aileni tahliye ettirelim.’ Bir de unutmadan, bunları yapmaması halinde, Keleş ve ailesi hakkındaki iddiaların ağırlaşacağını ve tahmin edemeyeceği şeylerle karşı karşıya kalacağı şeklinde gözdağı veriyorlar. Fatih Bey bunları dinliyor, sert bir şekilde reddediyor ve gönderiyor. İlk defa gördüğü iki avukat. Haklarında şikâyet olduğu için isimlerini vermekten çekinmiyorum: Avukat Recep Seyhan, avukat Hamza Uçar. Bu iki avukat, 5 Ağustos’ta, 12 gün sonra… Bakın 12 gün sonra. İlk ziyaretten 12 gün sonra bir daha gidiyorlar. Ve gece yarısı saat 11-11,5 civarında. Anlatıya göre; birisi içeri giriyor kabine, birisi kapıda bekliyor. İçeriye girmiyor, tedirgin. Tekliflerini yineliyor. Fatih Bey'in bir azmettirici vasıtası ile Aziz İhsan Aktaş denen isimli kişiyi öldürtme senaryosunu hazırladıklarını anlatıyor. Fatih Keleş'e bu iki avukat, bir azmettirici vasıtasıyla, Aziz İhsan Aktaş adlı kişiyi öldürtme senaryosunu hazırladıklarını anlatıyor. Dehşetle ayağa kalkarak Fatih Keleş, bu sefer o iki avukatı kovuyor, ‘Siz ne diyorsunuz’ diyerek. Ve bir gün sonra, sabah olan biteni kendisini ziyaret eden bir avukat ile yazdığı bilgi notu üzerinden İstanbul'daki avukatına gönderiyor. Avukatı, acil bir şekilde müvekkilini ziyaret ediyor. Dikkate alınmayacak kadar aşağılık bu girişimin üzerine biraz beklemeye karar veriyorlar. Çünkü öyle dikkate alınmayacak bir şey ki… Ha ciddiye alsan kan dondurucu yani. Ben böyle bir şeye maruz kalsam, bundan daha öte bir durum yok. Tezgâha bakar mısınız?

Çok ilginç bir biçimde, 12 gün sonra, 17 Ağustos tarihinde, Sabah Gazetesi'nin manşetine bakar mısınız? ‘İtirafçı Aktaş’ı öldürün emri!’ Peşine devam ediyor. Bitmiyor: ‘Çetenin sır avukatı aranıyor!’ Devam ediyorum, bitmiyor: ‘Kiralık katil skandalında iki gözaltı!’ Üç gün üst üste bu manşetler atılıyor Sabah Gazetesi'nde. Ve bu senaryo, manşetten haber yapılıyor. Bu tarihi komployu gören avukat, Fatih Keleş'in İstanbul'daki avukatı, hemen Fatih Keleş'i ziyaret eden hukukçuları ve gazeteyi suç duyurusuyla savcılığa şikâyet ediyor. Hemen. Şu manşeti görür görmez; ilk gün görür görmez. Ama manşetler devam ediyor. Suç duyurusu burada. İşte hepsi burada yazılı. Tarih tarih yazıyor. 23 Temmuz'da kim gelmiş? 5 Ağustos'ta kim gelmiş? Hangi avukatlar… Ve Ekim’de kendisine müvekkilin el yazısıyla yazdığı… Hani diyor ya; ‘Avukatın el yazısıyla not veremezsin. Düzenleme yapmamız lazım avukatlar!’ Yahu Trabzon Barosu'na da teşekkür ediyorum. Kınamış yahu! Kınamış yahu; teşekkür ediyorum Trabzon Barosu’na da! 80’nci baro olmuş! Burada şikâyet adım adım var. Sayın Hâkim, manşetin atıldığı gün, çok ilginç bir biçimde, kiralık katil iddiasıyla haberde ismi geçen Selahattin Yılmaz adlı kişi gözaltına alınıyor. Yakınlarıyla birlikte. Tutuklanıyor. Bu arada ortaya çıkıyor ki; Aziz İhsan Aktaş isimli kişinin şikayetinde, el yazısıyla, Fatih Keleş bir anda yok! Sadece Selahattin Yılmaz var! (Önündeki masaya vurarak) Bu suç duyurusu olmasaydı, Fatih Keleş, cinayet için gözaltına alınacaktı, tekrar tutuklanacaktı. Çok net. Casusluk işinde ben yaşadım çünkü. Çok net. Bu nasıl bir sahtekârlık yahu?

Aradan yaklaşık 10 gün geçiyor, nasıl oluyorsa bu saçma sapan tutuklamaya, bir anda onları ilgilendiren bir casusluk işi daha ekleniyor. Açıklanamayacak iddialar ekleniyor. Sanki biri perde arkasında oturmuş, eli ayağına bulaşmış, ‘Bu senaryo yetmedi, biraz daha karartın. Bir şeyler bulun…’ Ve tam bu garabet genişletirken, 19 Ağustos'ta Sayın Devlet Bahçeli çıkıyor, hiç çekinmeden ‘Selahattin Yılmaz benim ülküdaşımdır’ diyerek sahip çıkıyor. Bir anda Sabah Gazetesi, yani bu kumpasın propaganda bülteni gibi kullanılan gazete, bir anda tek satır bile yazamaz oluyor. (Islık sesi) Genel yayın yönetmen istifa! Bir anda herkes susuyor. Hepsi geri çekiliyor. Bir anda bütün cesaretler buhar oluyor. Daha da ilginci, haber müdürü istifa ediyor. Bütün bu çöküşün, bu paniğin, suskunluğun tek bir anlamı var: Kurulan kumpasın, sahtekârların ipleri bir yerden kopmuş, senaryoyu yazan, evde oynayan oyuncular da panikle sahneden kaçmıştır. Dedim ya ‘sıçan gibi kaçıracaklar’ diye. O sıçanın minik bir göstergesi bu. Soruyorum; bu kan dondurucu senaryoda savcılığın bu hamlesini, manşete düşmeden 12 gün önce, bu iki avukat nereden biliyor? Bu iki avukat, bu bilgiyi teminle birlikte, savcılıkla iş birliği içinde olduğunu Fatih Keleş'e nasıl anlatabiliyor? Savcılık… Tırı vırı! Savcılık; iddianame, iddia makamı! Selahattin Yılmaz tutuklanmadan önce, Sabah Gazetesi bu haberi nasıl yapıyor?

Fotoğrafı gördünüz. Benim de var fotoğrafım. Fatih Keleş, ben, Selahattin Yılmaz. Selahattin Yılmaz’la aynı yerde hapis yatıyoruz. Ne o beni tanır ne ben onu tanırım. İlk gördüğümde arkama geldi. İsmini seslenince gardiyan, ‘Selahattin Bey siz misiniz’ dedim. ‘Evet benim Başkanım’ dedi. Dedim ‘Ben sizi tanıyor muyum?’. ‘Yok’ dedi, ‘Ama ben sizi tanıyorum. Trabzonsporlu yöneticiydiniz’ dedi. 25 sene önce. Yani oradan bizi tanıyormuş. Tüm bu olanlar üzerinden, Fatih Keleş'in avukatının suç duyurusuna rağmen, o iki avukatın şüpheli olarak ifadeleri dahi alınmadan bu pusunun, bu kumpasın sahibinin kim olduğu niçin açığa çıkarılmıyor? Bu kan dondurucu, kalleşçe pusuyu anlatan, tehdit eden avukatlardan niye ifade alınmadı? Tek bir ifade niçin alınmadı? Bu suç duyurusu, bu soruşturma dosyası niye örtbas edildi? Çağlayan Adliyesi öyle mi? Başsavcılık! Bunların arkadaki ortakları kim? Bu kumpasın paydaşları kim? İki avukat, o gazete hakkında yapılan tüm suç duyurularına, HSK'ya yapılan bütün itirazlara… Biz, HSK’ya başvuruda bulunduk Cumhuriyet Halk Partisi olarak. Tüm detaylarıyla… İlgili yargı kurumları neden kör, sağır ve dilsiz kaldılar? Yani ben mi abartıyorum? Ben, cinayetin bir parçası konumuna sokuluyorum burada. Bu konunu ucu Ekrem İmamoğlu. Şafak operasyonlarıyla gazeteciler gözaltına alınırken, konu Sabah Gazetesi olduğunda neden tek bir işlem dahi yapılmıyor? Manşeti 12 gün önceden atanlar korunurken, iftiraya uğrayanlar neden yargılanmıyor? Yazık değil mi bunlar yahu?

Hâkim: Soruşturma kapatıldı mı?

Hiçbir şey yok ortada. Ne ifade ne bir şey; hiçbir şey. Sıfır. Sıfır.

Hâkim: İşlem yapılmadan bekleniyor mu yani?

Ne bileyim onu? Ben anlamam. Ben ne anlarım. Ben ilk defa yargıyla burada karşı karşıya geliyorum. Yani ilginize teşekkür ederim. İnşallah merak eder, sorarsınız. Avukatlar sordu, ‘sıfır’ diyorum zaten. HSK’ya başvuru yaptık, HSK, ‘İşleme gerek yoktur’ dedi Hâkim Bey, daha ne diyeyim ben size yani? İşleme gerek yoktur, kararı verdi HSK. Daha ne diyeyim ben size yani? İsmi geçen Sabah Gazetesi ile aynı medya grubuna bağlı A Haber'de ekranlara çıkan Adalet Bakanı’nın hâlâ Ekrem İmamoğlu ve çalışma arkadaşlarının suçlayıcı bir dille, hedef göstererek yargılama yapılırken böyle bir ahlakla oraya çıkmasına, hedef göstermesine ne diyelim yani? Tarihte böyle bir şey var mı yahu? Tarihte böyle bir şey var mı? Senden korkacakmışım! Cirmin kadar yer yakarsın yahu, cirmin kadar! Çünkü ben, esasa bakıyorum. Esası biliyorum ben. Ben, onunla konuşuyorum. Gerisi teferruattır. Buradan şunu hatırlatmak için söylüyorum: İtibar veriyorsunuz oraya. Niye? İş birliği yaptınız. Bir seneyi aşkın sürede, bir buçuk sene; ailem, yuvam, insanlar, dostlarım, arkadaşlarım, İstanbullular, İstanbul'un kurumları, milletin iradesi, kirlenmeme hakkı, lekelenmeme hakkı… Yüzlerce şikâyetimiz, yüzlerce başvurumuz var. Benim her şeyime hakaret eden o gazeteye tek bir işlem yapılmadı, tek bir işlem! Yüzlercesi var bunun gibi. Onun için başsavcıya, yani şimdiki bakan dahil herkese soruyorum: Açık tehditte bulunan o iki avukatın medya ayağı ve savcılıktaki işbirlikçileri hakkında neden tek bir işlem dahi yapmadınız? Neden? Bundan daha büyük bir şey var mı? Cinayetle yargılanacaktık yahu! Bir de şimdi cinayetle yargılanacaktık!

Daha çarpıcı bir tablodan bahsedeyim: Somut delillere dayanan itirazlara işlem yapmayan HSK, az önce söylediğimiz gibi, sayın avukatımın size aktardığı gibi, dosyaya, teşekkür ederim siz muhatap almamışsınız, beni şikâyet ediyor! Benim adıma yollanan, bu davayla ilgili, yani bu süreçle ilgili, bu kan dondurucu işle ilgili işlem yapmayan HSK, bir vatandaşın -kimdir o bilmem- siyasi şov yaptığım… Şu siyasi şov mu? Bu siyasi şov öyle mi? Ben hapiste yatacağım, gelip burada siyasi şov yapacağım. Ben siyasi şov, siyasetin içindeyken, meydanlardayken yapmadım. İşimi anlattım. Derdimi anlattım. Milletin derdini anlattım. Milletin derdiyle dertlendim. Onun için başsavcılığa, ‘Bu konuda inceleme başlattın mı başlatmadın mı’ diye soran HSK'ya, Allah akıl versin. Oradaki o üyelere, Allah vicdan versin. Ama vermedi mi? Millet onlara dersini verecek. Yaradan’dan o mesaj almadılar mı? Millet onlara çat, çat, çat, çat günü geldiğinde hesap soracak. Hiç dert etmiyorum onun için. Bir tarafta açık suç duyuruları var, işlem yok; diğer tarafta ‘miting havası gibi’ muğlak bir ifadeyle derhal yazışma! Göreve bak yani! Ekrem İmamoğlu geldi mi bir şey oluyor bunlara. Tüyleri diken diken! Nasıl bir korku yapmışız yahu? Nasıl bir korkuymuş bu yahu? İftiraya karşı sessizlik, ifade özgürlüğüne karşı ret! Adalet böyle tecelli etmez.

Sayın Hâkim, bakın bu tuhaf düzen, çok büyük bedeller ödetiyor millete. Önce büyük iddialar atılıyor, sonra manşetler atılıyor. Ardından sessizlik geliyor. İddialar küçülüyor. Bazıları buharlaşıp gidiyor, bazıları dosyalardan sessizce çıkarılıyor ama ilk atılan başlıklar kalıyor! İnsanların zihninde yer ediyor! İşte asıl mesele, burada başlıyor. Ben şunu çok net görüyorum: Artık suç, delille değil algıyla, gerçeklerle değil anlatılarla kurulmak isteniyor. Hukuk, manşetlerin arasından yürütülmeye çalışılıyor. Ve bir insan hakkında kanaat oluşturmak için, mahkeme salonlarından önce ekranlar devreye sokuluyor. O yüzden bugün burada sadece kendim için konuşmuyorum. Bugün burada adalet duygusu zedelenen herkes için konuşuyorum. Çünkü herkesin adalet duygusu zedelendi. Artık yüzde 90 inanmıyor. İnanmıyor; sizin oturduğunuz şu kürsüye inanmıyor. Ne kadar vahim bir durum biliyor musunuz bu? Ben demiyorum bunu, anketler diyor. Bu kadar vahim durumdasınız. Bu kadar vahim durumdayız. Hakkı teslim edilmeyen gençler için konuşuyorum. Yargının gölgesinde kalmış umutlar için konuşuyorum. Bu ülkede hala hukuk vardır demek isteyen on milyonlar için konuşuyorum. Bu yargı tacizinden korkan, çekinen, kaygı duyan herkes için konuşuyorum. Emin olun bütün muhalefet için konuşuyorum. Bu işi sıradan görüp, ilgilenmeyen muhalefet için konuşuyorum. Emin olun AK Parti içinde konuşamayan, emeği olup sözü olmayanlar adına da konuşuyorum. Islık çalındığında koltuktan kovulanlar, ıslık çalındığında hadi sen kenara çekil denilenler, emeği olup söz hakkı olmayanlar, alın teri olup söz hakkı olmayan AK Partili yöneticilere de sesleniyorum. Onlar için de burada konuşuyorum, onu söyleyeyim. Ben o duruma düşmek istemem.

Bu kan donduran komplo girişiminin hemen ardından hakkın, hukukun ve devlet ciddiyetinin tamamen çöktüğünü gösteren, deli saçması ilave bir tuzak kuruldu. Hiçbir mantığın, hiçbir hukuki temelin açıklayamayacağı bu aldatma zincirine, bu kez casusluk gibi bir alt suçlama yaptılar. Casusluk ve Ekrem İmamoğlu! Gelelim iddia makamı marifetiyle ortaya atılan dünya yargı tarihinin en gülünç, en saçma, bir o kadar seviyesiz ajan suçlamasına. İddia makamı çıldırmış, artık şey seviye tanımıyor yani! Ne yapacağını şaşırmış! Talimat verenleri de çıldırmış. Onların da aklı başından uçmuş. Nasıl bir Ekrem korkusu bu yahu? Siyasette rakibini devre dışı bırakmak için, ‘her yol mubahtır’ diyerek, emredersiniz formunda hareket edenleri kurdukları kara düzene, yargıyı da alet etmek için yaptıkları en absürt operasyonlardan biridir. 24 Ekim sabahı, CHP'ye yönelik mutlak butlan davası ile ilgili nihai kararın beklendiği gün. Henüz gün ışığı düşmeden, Hüseyin Gün isimli, ajan olduğu iddia edilen bir şahsın, tartışmalı çelişkilerle dolu ifadeleri üzerinden bir operasyon yürütülüyor.

Odadayım; butlanla ilgili kararı bekliyorum. Butlanla ilgili kararı beklerken, o ara bir ‘son dakika’: Casusluk, ajan, Ekrem İmamoğlu! ‘Allah’ım’ dedim herhalde rüya görüyorum yani. Nereden çıktı? O ara bir son dakika daha, butlanla ilgili işte karar lehte çıktı. Çat; ‘Casus Ekrem İmamoğlu!’ Şaka gibi. Sonuç: İfadeye davet edilmişim. Yani karanlık bir akıl yahu. Böyle bir şey olamaz yani. Milletle dalga geçiyorlar. Ahlaksız bir dosyada, hiçbir mantığa sığmayan bir şekilde, casusluk suçlamasıyla ifadeye çağıralım. Yetmedi; savcılıktaki sorgu öncesi, yaklaşık sabah 10’da oraya vardık, akşam 4,5’ta ifadem alındı. Buz gibi, eksi yedinci katta… Nedir? ‘Ekrem İmamoğlu'na zalimlik yapalım, Ekrem İmamoğlu'na zulüm de çektirelim.’ 6,5 saat eksi yedinci katta bekletildim. Çıktım, gayet gergin bir savcı var karşımızda. Gergin, gerilmiş yani. Niye gerilmişse? Sanki o bekledi 6,5 saat aşağıda! Dedim ‘Niye gerginsin?’ ‘Ben gergin değilim!’ Cevap böyle ‘Ben gergin değilim.’ ‘Nasıl gergin değilsin’ dedim yahu. ‘Sakin ol’ dedim yani. 6,5 saat bekleyen ben, gerilen o! İfadem alındı. Ben casusmuşum; ben! Benden casus çıkaracaksınız! Veya asker, avukat, Türkiye'nin en değerli iletişim uzmanlarından Necati Özkan'dan casus çıkaracaksınız. Veya gazeteci, fikir özgürlüğünü savunan Merdan Yanadağ'dan casus çıkaracaksınız. Adam daha gözaltına alındığı saatte Tele1'e el kondu. Böyle bir rezalet olur mu yahu? Bu nasıl bir düşmanlık?

Benim hayatım o kadar açık ki… Meydanlarda, sokaklarda anlattım. Anamın ak sütü kadar helal diplomamı iptal eden akıl ve orada evrakta sahtecilik çıkaran akıl, casusluk çıkaran akıl, az önce o cinayet kurgusunu kuran akıl… ‘Akıl’ deyince aklınıza başka bir isim gelmesin yani, ‘akıl’ diyorum. Gene dava açar falan! O akıl, aynı akıl! Fark etmiyor. Sahtekârlığın dik alası. Sistematik sahteciliktir. Ahlaktan, vicdandan, erdemden nasibini almamış bir dönemle, rezaletle karşı karşıyayız. Bugün algı fabrikalarında sabah akşam içerik üretenler şunu iyi bilsin: Milleti kandırdıkları her gün, yarın önlerine tek tek konacak. Nasıl milleti kandırdılar? Bu kumpası nasıl dizdiler? Bu milleti nasıl perişan ettiler? Ceplerindeki parayı çaldılar, emeklileri yerlerde süründürdüler, emeklileri aç bıraktılar. Silivri'de kira 35 bin lira, Silivri'de. Silivri’de kira 35 bin lira, 40 bin lira. Bu millet nasıl geçinecek? Çünkü anlatılan onca şeyin, kurulan onca algının, atılan onca manşetin sonunda dönüp dolaşıp geldiği yer burası. Bir kağıt parçası üzerinden, bir insan iradesini yargılamaya çalışmak. Baştan söyleyeyim: Ben, çok gerçeğim. Benden her şeyi karalasanız, sahteci çıkmaz. Siz ne yaparsanız yapın, bu millet size o az önce dediğim, şırak şırak şırak milyonlarca tokat atacak…

Bu dosyanın boş olduğunu, delille ilgisi olmadığını, bomboş olduğunu ilk günden beri söylüyorum. Çünkü ortada suç yok, fiil yok, irade yok. Sadece kötü niyet bile yetmez ama, kötü niyetle yazılmış senaryolar var. Tam bu noktada, bu dosyanın nasıl çöktüğünü kendi ağızlarıyla da ifade ettiler. Diplomayı iptal eden İstanbul Üniversitesi’nin avukatı, idare mahkemesindeki duruşmada aynen şunu söylüyor. Bir saat anlattılar, şimdi Ekrem İmamoğlu yok. Döndüm dedim ki, ‘Eeee!’ ‘Ekrem İmamoğlu'nun doğrudan yaptığı bir eylemi zaten belirtmiyoruz’ dedi aynen avukatların ikisinin de ifadesi. ‘Ekrem İmamoğlu'nun doğrudan yaptığı bir eylemi zaten belirtmiyoruz!’ Burada duralım. Doğrudan eylem yoksa, niyet nerededir? Kasıt nerededir? İrade nerededir? Ey iddia makamı! Ey Amerika! Ben de Amerika'ya mı seslensem, ne yapsam? Ne desem yani? Ey Trump! Ceza hukukunun omurgası bellidir; fiil, fail, kast, irade. Bu dosyada dördü de yok. Kendi beyanlarında söylüyorlar. Doğrudan eylem yok. Şimdi soruyorum: Fiili olmayan insana nasıl suç isnat ediliyor? Faili olmayan bir dosyaya nasıl yargılama yapıyorsunuz? Nasıl davayı açtınız? Nasıl bu davayı kabul ettiniz? Kastı olmayan bir yerde nasıl ceza konuşulur? Ortada fiil yoksa suç yoktur. Ortada fail yoksa isnat çöker. Ortada kast yoksa ceza olmaz.

Ama burada başka bir şey yapılıyor. Burada başka bir senaryo yazılıyor. Geçtiğimiz ceset yine bu salonda bir karar verildi. ‘İdare Mahkemesi'nin kararı beklensin’ dendi. Bu arada bu tesadüflere artık şaşırmıyorum Hâkim Bey. O karar, duruşma tarihinden tam bir ay önce açıklandı. Gerçekten iyi bir tesadüf! Şüphe etmek istemiyorum. İyi bir eşgüdüm! Bu ülkenin, soruyorum, değişim iradesini dava diye paketlemek hangi hukukta vardır? Bir insanı, doğrudan yaptığı tek bir fiil yokken, niyet okumasıyla mahkûm etmeye çalışmak hangi adaletin işidir? Yakışıyor mu Yüce Türk yargısına? Yakışıyor mu iddia makamına? Bu, yargılama değildir. Takvimle yürütülen, çoklu operasyonun parçalarıdır. Kendilerince bir pazzle dizmişler, onun bir parçasıyla karşı karşıyayız. Bu operasyonla sadece insanlara değil, bu ülkenin adaletine, itibarına, geleceğine yazık ediyorsunuz. Milletin devletine, ekonomisine, demokrasisine, cumhuriyetine her şeyine yazık ediyorsunuz. Hangi belgeyle, hangi fiille, hangi vicdanla bana sahteci diyeceksiniz? Diyebilecek misiniz? Bunu ben sormuyorum sadece. Bu soruyu geceleri yastığa başını koyduğunda, ‘adalet var mı’ diye düşünen herkes aynı soruyu soruyor.

Bu ülkeyi yöneten zihniyet, Türkiye'nin önüne hiç tasavvur etmediğimiz, milletimizin yüzde 85’inin asla kabul etmeyeceği bir hedefi koydu. Belki yüzde 90’ını, belki yüzde 95’ini ve 86 milyonunu çok derin bir karanlığa sürüklüyor bu ülkenin başındaki zihniyet. Daha 15-16 yıl önce ‘Avrupa Birliği'nin kapısından içeri giriyoruz, tüm gerekli normları tamamlamak üzereyiz’ diyen iktidar, yine tüm kıvraklığıyla, tüm omurgasızlığıyla ters yöne U dönüşü yapmış ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni otoriterliğin test aşamasına sokmuştur. 103 yıllık çok güçlü bir demokrasiyle taçlandıracağımız, özgürlüğün, hukukun üstünlüğünün, kanunların herkese eşit uygulanacağı bir Türkiye hayalinden tüm uzaklaşan, kabiliyetlerini, liyakat zincirini yok eden, umudun yerine korkuyu, neşenin, sevincin yerine hüznü, kaygıyı oturtan bir anlayışla ve siyasi ortaklarıyla karşı karşıyayız. Bu köhnemiş, gelecekle ilgili umut vermeyen süreçte fırsatı kaçırmak üzere olan genç, gencecik Türkiye'nin artık sabrı kalmamıştır. Sabrı yoktur. Bu köhne zihniyetin, kara düzenin sahteciliklerine, tutarsızlıklarına, uydurmalarına milletimiz aldanmayacaktır. Rakibini ve rakip siyasi partiyi yok etmeyi kendisine tek çıkış olarak gören bu iktidarın, öncelikle adaleti tarumar etmek isteyeceğini biz biliyoruz. Bu iktidar zihniyetinin zübükleştirdiği makamları, devlet idaresinde, yargıda binlerce kişiyi tek imzayla atayacağı ve bir emir komuta zincirine dönüştüreceği bir süreci yaşıyoruz. Yaşlanmış, eskimiş, tükenmiş ve bundan başka çaresi kalmamış bu zihniyette milletimiz acilen kurtulmalıdır.

Ben, gerçek Ekrem İmamoğlu olarak diyorum ki: 86 milyon bu dayatmayı yutmaz, yutmayacak. Özgürlüğün karakteri olduğu bu millet, bu tehdidi ve tehlikeyi büyük mücadelemizle püskürtecektir. Karadenizli Ekrem İmamoğlu olarak; bu mertlikten, erdemden, Anadolu irfanından nasibini almamış zihniyete diyorum ki: Biz, horonu dik oynarız. Horonu dimdik oynarız. Halayın birleştiriciliğini, 86 milyon insanımızı, gerçekten bir ve bütün hissederiz. Zeybekteki özgürlüğün ve özgüvenin gücüyle ayağa kalktığımızda, öyle bir haykırırız ki hiçbir engel tanımayız. Milletçe başaracağız. Kimsenin kuşkusu olmasın. Aziz milletim; bu karanlık dönemde sanık kürsüsünde olmak, bu ülkenin onurlu insanları için bir utanç değil, bazen bir şereftir. Çünkü burada oturmak, korkunun değil direncin tarafında olmaktır. Burada oturmak, suskunluğun değil hakikatin tarafında durmaktır. Korkak değil, cesur olmanın duruşudur. Benim milletim cesurdur. 86 milyonu cesarete bir ve beraber olmaya davet ediyorum. Eğer bugün birileri, bütün bunlara rağmen, ‘bu ülkenin kaderini biz belirleriz’ diyorsa, milletin cevabı çok nettir: ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.’

Ve bilinsin ki; bu salonlarda yazılan hiçbir senaryo, sandıkta yazılacak gerçeğin önüne geçmedi, geçemeyecek. Geçemez. Tarih şunu defalarca göstermiştir: Zulüm yorulur, iktidar değişir ama millet kalır. Millet de hak edenlerden çatır çatır hesabını sorar. Siz yargılayabilirsiniz, ama biliniz ki hükmü millet verir. Siz de millet adına buradasınız. Umarım yakışanı yaparsınız. Bunları geleceği günler çok yakındadır. Onun için herkes cesaretini, azim ve kararlılığını korusun. Anlattığım her şey bu davayla ilgilidir. Siyasi şov kürsüsü olarak bu kürsüyü aşağılayanları da kınıyorum. Bu kürsü, dertlenenlerin kürsüsüdür. Derdi olanların kürsüsüdür. Hele bu devirde. 19 Mart operasyonu ve darbe girişimiyle beraber yürütülen bütün iş ve işlemler, öncesinde onu yukarıya kaldıran bütün iş ve işlemler, bütünün bir parçasıdır Sayın Hâkim. Teşekkür ederim.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Politika Haberleri

"Bir gencin devletine inanarak kurduğu emeğinin nasıl geriye doğru söküldüğünü göstermek için geldim"
Meloni’den Trump’ın Gazze planına 'evet' sinyali
CHP'den emekliler için yeni hamle
Dilek Kaya İmamoğlu'ndan Adalet Bakanlığı'na çağrı
CHP'den TOBB yöneticilerine hususi pasaport teklifi