Türkiye Ziraatçılar Derneği (TZD) Genel Başkanı Hidayet Muslu, ABD, İsrail ile İran arasındaki savaşın ülkemize tarım alanındaki yansımalarına ilişkin ANKA Haber Ajansı'na açıklamalarda bulundu. Muslu, şunları kaydetti:
"Savaşın etkilerini bu anlamda değerlendirmeye başladığımızda, bakın yazılan çizilenler üzerinden bunun değerlendirilmesi sanki sadece gübre ve mazot üzerinden savaşın etkisi ve Hürmüz Boğazı'nın kapatılmasının yarattığı etki Türkiye tarımına nasıl etkileyecek noktada soruların oluşmasına başladı. Bu mantık doğru bir mantık değildi. Öncelikle tarımın 2025'te temel sıkıntılarını hep birlikte yaşadık gördük. Buradaki asıl belirleyici olan neydi? Yine tarımsal girdilerin hepsinde piyasalardan kaynaklı zam etkisini gösterdi. Artı bunun üzerine mayıs ayındaki don yine tarımsal üretimi olumsuz bir şekilde etkiledi. Çiçeklenme dönemindeki meyvelerin donması sonucu yaz dönemindeki ürün arzı azaldı, bu fiyatların artmasına neden oldu.
"GÜBRE VE MAZOT ÜZERİNDEN DOĞABİLECEK MALİYETLERİ ARTIK HESAP EDEMEZ NOKTADAYIZ"
Sadece bu şekilde değerlendirirsek savaş ve soframızdaki meyvenin sebzenin fiyatı üzerinden bir ilişki kurmak çok yüzeysel bir değerlendirmeyi barındırır. Şöyle değerlendirmemiz daha sağlıklı olur düşüncesindeyim. Birincisi savaşlar, savaşlar önce döviz ve kur politikaları üzerinde niye etkiler? Döviz ve kur politikaları tarımsal üretim girdilerini nasıl etkiler? Bir boyutuyla bunun, ikinci boyutuyla yine savaşlar para politikaları temelinde banka kredi sistemini nasıl etkiler? Bu banka kredi sistemindeki daralma, daralma tarımsal üretimi nasıl etkiler? Bu sorularla başlamanın daha doğru olacağını düşünürüm. Bundan sonraki değerlendirme üretim politikaları üzerinde değerlendirmeyi barındırır ki bu anlamda tabii ki gübre ve mazot şu anda tarımsal üretim girdileri içerisinde yüzde 62'yi tekabül eden bir maliyet getiriyor. Biz artık savaşın da etkisiyle gübreyi ve mazotu bunların üzerinden doğabilecek maliyetleri artık hesap edemez noktadayız. Çünkü fiyat her gün değişiyor veya çok hızlı değişiyor.
"2026 YILI TARIMSAL ANLAMDA KÜÇÜLME YILI"
Yılbaşındaki mazotun fiyatıyla şu andaki mazotun fiyatını değerlendirecek olur isek mazot kullanan herkes biliyor ki neredeyse yüzde 80 fiyat farkına ulaştı. Bu sıkıntılar tabii ki nihai sonuçta bizim soframıza gelecek olan ürünü, meyveyi, sebzeyi ve hububatı kaç liraya alabileceğiz, kaç liraya yiyebileceğiz sorusu bir. İkincisi yeterince üretim olacak mı? Yani gıda güvenliğimiz, gıda güvencemiz bu anlamda bizim temel kaygımız olmalıdır. Burada varsayki mevsimsel olumsuzluklar iklim değişikliğinden kaynaklı 2026 yılı içinde yaşayacağımız olumsuzluklar ki biz bu olumsuzlukları bekliyoruz meteoroloji biliminin referansları üzerinden. Varsayki bunların hiç olmadığı bu durumda da yine birçok sıkıntı yaşayacağız. Maliyetler artıyor. Özellikle gübrenin tarımsal üretim sürecindeki artı üretim desteği bütün çiftçilerimizin bildiği gibi tartışılmaz. Ama şu anda iki nedenden biz gübrenin maliyetini yüksek görüyoruz. Birincisi Rusya gübre ihracatını durdurdu. İkincisi İran'da gübre ham maddesi anlamında dünya ülkelerine ve bize satmış olduğu gübre ham maddelerinin ulaşılabilirliği sınırlandı. Bu tabii ki gübrenin verim üzerindeki etkisi boyutuyla bakıldığında sıkıntı yaratacak. Bir ikinci boyut biz üretimi değerlendirirken öncelikle doğal kaynakların yani toprağın doğru kullanılmasını ve rentabil değerlendirilmesini esas alırız. Yani tarımsal üretimde toprak, su, ısı, güneş, ışık ve ortamdaki nem üretim için olmazsa olmazdır. Biz bu anlamda da baktığımızda 2026 yılı tarımsal anlamda küçülme yılı. Çünkü 2025'te ülkede gayri safi milli hasılanın artmasına rağmen tarımda 3.8 boyutunda tarım sektörü küçüldü.
"SAVAŞIN ETKİSİYLE BİRLİKTE BU OLUMSUZLUKLARI DAHA DA FAZLA GÖRECEĞİZ"
Bu yıl savaşın etkisiyle birlikte bu olumsuzlukları daha da fazla göreceğimiz kanaatindeyim. İkincisi, tarımdaki özellikle sert çekirdekli meyvelerde, şeftalide, erikte, kirazda işçi bulmak ve ürünü tarladan toplayabilmek, toplatabilmek artık Türkiye'de sorun olmaya başladı. Bunun da iki nedeni var. Birinci neden, çiftçinin yaş ortalamasının yükselmesi bu 58-60 yaş sınırında. 58-60 yaşındaki insan fiilen ağacın tepelerine çıkarak meyve toplama şansı her zaman, her gün azalıyor, zorlaşıyor, güçleşiyor. Genç tarım işçisi bulmak da zor. Geçen yıl bunu ben fiilen kendimde yaşadım. İkincisi, tarım çalışanının yaşının ortalamasının artması, genç tarıma ilgi duyan insan sayısının da olmadığını da gösteriyor. Bu anlamda geçen bir sohbetimde de aynı şeyi belirttim, size de onu belirtmek isterim. Üniversite çağındaki çocukların benim ailem çiftçi, babam çiftçi, yakınlarım çiftçi diye bunun memnuniyetiyle koşarak ve isteyerek tarım eğitimini tercih ettiğini görmüyoruz. Yine ilkokul ve orta derecede eğitim sürecindeki çocuklarla konuştuğumuzda onlar da köylerden kentlere göçü istiyor. Babasının ve ailesinin mesleği olan tarım ve hayvancılık üzerinde mesleğini sürdürmesini istemiyor.
"KENTSEL ÇEVREDEKİ NÜFUS GÜNÜMÜZDE GELMİŞ YÜZDE 92'LER NOKTASINDA"
Burada hem tarımın ekonomik boyutunu hem kültürel boyutunu göz önünde bulundurup değerlendirmemiz gerekir. Bunu sadece ekonomik etkilerle değerlendirmemiz yetmez. Bu aynı zamanda bir kültür meselesidir. O köyde tarımda çalışmayan insanların yarattığı kentsel çevredeki nüfus günümüzde gelmiş yüzde 92'ler noktasında, köy ve kırdaki nüfus yüzde 8 sınırında. Bu sınır içerisinde yüzde 8 de Avrupa Birliği normlarına göre 20 binin altında nüfusu olan yerleri kırsal çevrediyoruz. Bu 20 binin altında nüfusu olan yerlerden bahsediyoruz. Bu ihtiyaç her geçen gün artıyor. Buna karşında bir önlem alınmalıdır. Ben aslında doğal kaynaklarla emeği değerlendirirken ülkemizdeki tarımsal sermayenin de doğru ve verimli kullanılmadığı kanaatindeyim. Bu anlamdaki yanlış yatırımlar ve ortak makine parkları gibi verimliği artırabilecek makine verimliğini, kullanım verimliğini artırabilecek yöntemlerin de mutlaka ülkemiz tarımsal sektörü tarafından kullanılmalı, tercih edilmeli. Bilimsel ve teknolojik gelişmeleri biz dünyada izliyoruz ama ülkemiz tarımında baktığımızda, dünya bugün bilgisayarlı tarım sistemlerine geçerken ülkemizdeki işletme yapılarından kaynaklanan bir mantıkla, örneğin küçük aile işletmelerinde ekonomik darlıktan ve kıtlıktan kaynaklı bu anlamda bilimin ve teknolojinin nimetlerinden faydalanabilmemiz sınırlı.
"BESLENME BİR BEKA SORUNU DURUMUNA GELİYOR"
Biz tüm bunları niye konuştuk şimdi? Tüm bunları konuşmamızdaki neden aslında tüketicinin sofrasındaki meyveyi, sebzeyi, sofrasındaki ekmeği konuştuğumuz için tarımı konuşuyoruz. Ama tüketicinin de şu anda ülkedeki ücret skalasına baktığımızda gerek emeklinin gerek asgari ücretlinin durumu ortadayken önümüzdeki dönemde ülkemizin geleceği açısından beslenme bir beka sorunu durumuna geliyor. Bunu ürün arzıyla, ürün talebi oluşmadığı sürece pazar oluşmuyor. Pazarın oluşmadığı bir ortamda tarımsal ürünleri biz pazarlara götürsek bile, burada dünya petrol şirketlerinin para kazandığı bir sektör durumuna geliyor. Nakliyeden kaynaklı giderler ve gübreden kaynaklı giderler. Bu yıl yüzde 60-62'sine tekabül edecek maliyetin. Ama çiftçinin eline bu şirketlerin kazandığı kadar para kazanmayacağı kanaatindeyim."