Hakkında soruşturma açıldı: İşte İmamoğlu'nun Bilirkişi Davası'ndaki savunmasının tam metni

Hakkında soruşturma açıldı: İşte İmamoğlu'nun Bilirkişi Davası'ndaki savunmasının tam metni

Ekrem İmamoğlu Bilirkişi Davası'nda savunma verdi. Savunması nedeniyle hakkında soruşturma açıldı. İşte İmamoğlu'nun savunmasının tam metni

İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu bugün Silivri'de 2 durulmaya birden girdi. Sabah saatlerinde ilk olarak Bilirkişi Davası'nda savuma yapan İmamoğlu hakkında bu savunma nedeniyle soruşturma açıldı.

İşte İmamoğlu'nun savunmasının tam metni:

Öncelikle umarım arzu ettiğimiz gibi hem yüce Türk yargısına yakışan hem de adil yargılama kurallarına uygun bir duruşma geçiririz. Bu çerçevede sizin uyarı ve önerilerinize katılmakla birlikte; bizim de tabii ki bazen anlamlandırmakta zorlandığımız ve bugünkü duruşma çerçevesinde de bana isnat edilen suçlar üzerinden son dönemde oldukça fazla, direkt bu duruşmayı ilgilendiren beyanlarım, tespitlerim ve düşüncelerim var. Bu çerçevede söz hakkımı kullanmayı düşünüyorum.

Sayın Hâkim; elbette ki buradan milletimizi de saygıyla selamlıyorum. Çünkü biliyoruz ki bu kürsüde, sizin huzurunuzda konuşurken siz de Türk milletini temsil ediyorsunuz. Ben de aslında milletime sesleniyorum. Tabii üzüntü verici bir dönemdeyiz. Tarihin gördüğü, hükümet eliyle tasarlanmış en büyük yargı saldırılarından biriyle karşı karşıyayım. Sayısını ve konularını sıralamakta zorlandığım, hakkımda hukuksuzca açılan davalardan biri için buradayım. İlginç bir zamana şahitlik ediyoruz. Bazı günler vardır takvimde herhangi bir güne düşebilecek sıradan bir gün gibi görünebilir ama öyle değildir ve derin iz bırakır. Aslında bugün de öyle bir güne tanıklık ediyoruz.

Silivri'de şu an bu salonda duruşmam devam ederken, yine bu binada bir başka salonda da şahsıma ve yol arkadaşlarıma yönelik bir başka kumpasın, bir başka Ekrem İmamoğlu davasının yargılaması yapılıyor. Buradan o salonda haysiyet mücadelesi veren tüm arkadaşlarıma en içten selamlarımı gönderiyorum. Tabii onları yalnız bırakmayacağım; bu duruşma bitiminde o mahkeme salonuna, duruşma salonuna geçerek onlarla birlikte mücadelemize devam edeceğiz. Hukuksuz olduğu kadar yalanla, uydurma beyanlarla, sahte belgelerle, kes kopyala sayfalarla ve gizli tanıklarla kurgulanan bu kumpasın altına imza atan bir avuç muhteris, bu senaryoyu yazan herkesle birlikte kendi iftiralarında boğulacaklarına inancım tamdır. Bu konuda hiç şüphe duymuyorum ve her zaman inancım tamdır ki hak yerini bulacaktır.

Tabii 4.000 sayfalık bir 'iftiraname' var diğer salonda ve o iftiraname benim için bir çöptür, çöp olmaya da mahkumdur. Tabiri caizse burada bugün bir 'Ekrem İmamoğlu mesaisi' yaşanıyor. Her köşe başında bir kumpas, her salonda bir pusu kurulmuş durumda. Böyle bir gündemle karşı karşıyayım. Bu duygularla kıymetli milletimize haykırıyorum: Bu kumpaslara karşı verilen mücadele sadece bireysel bir hak ve özgürlük mücadelesi değildir; tarihimizin en büyük demokrasi ve adalet mücadelelerinden birisidir.

Sayın Yargıç, açıkçası sayısını bile artık kestiremediğim, hatırlayamadığım, her saydığımda birkaç tanesini ıskaladığım bir mahkeme fırtınasıyla karşı karşıyayım. Ve bu fırtına öyle enteresan ki artık istatistiklere sığmıyor; hesaplamalarla bile anlayamayacağınız bir durumla karşı karşıyayım. Bazen bazı mahkemeler niye açıldı diye düşünmeden edemiyorum. Tabii yeni devreye giren birtakım kanunlarla da açıldığı gibi kapananlar da oldu. 'Çirkin davası' vesaire gibi çok komik duruşmalar tezgahlanmaya çalışıldı.

Bu mahkeme de başladığından beri yaşanan yargıç değişim süreçlerinden birine siz de muhatap oldunuz. Dolayısıyla bir ara yargıçla karşı karşıya gelinmişti, siz aslında 3. hâkim olarak burada bulunuyorsunuz. Ben de sizin huzurunuzdayım. Bu davanın konusu da bilirkişiyi ve adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs etmişim ben. Bu suçlamalarla yargılanıyorum. Ancak ortada izaha gerek bırakmayacak kadar açık bir gerçek var: Biz bir bilirkişiyi etkilemedik. Çünkü ortada etkilenecek bir süreç yoktu. Karşımıza çok ilginç bir şahsiyet çıktı. Söz konusu bilirkişi raporlarını zaten tamamlayıp mahkemeye sunmuştu. Bizim yaptığımız, bu raporların içeriğini, sonuçlarını ve yarattığı etkileri kamuoyuna anlatmaktan ibarettir.

İsmi geçen bilirkişi Satılmış Bey, benimle veya Cumhuriyet Halk Partili belediyelerle ilgili dava dosyalarındaki görüşünü zaten çoktan sunmuştu. Biz de açıkçası o davaları ve duruşmalardaki dosyaları inceleyince ve farklı farklı dosyalara hep aynı arkadaşların baktığını görünce böyle bir 'kişilikle' karşı karşıya geldik. Açıkçası 'kişilik' demek bile bana zül geliyor, o kadar ifade edeyim.

Suçlamaların temeli olan 27 Ocak 2025 tarihinde yaptığım konuşmada, bu şahsın şahsımla ilgili sunacağı yeni bir raporu yoktu; zaten bütün raporları aylar öncesinde sunmuştu. Tabii aynı kişi üzerinden yeni bir planlama var mıydı? Çünkü kişiye özel dosyaları birleştiren bir sistem vardı Cumhuriyet Savcılığı’nda. Bu çok net. Benim şahsıma dair yeni bir rapor planı var mıydı bilmiyorum ama bildiğim kadarıyla yoktu. Konuşmamda onu etkilemeye yönelik tek bir kelimem var mı? O da yok. Talimatım var mı? Ki mümkün değil. O da yok. O günkü açıklamalarım, tamamen ifade özgürlüğü kapsamında eleştiriden ibarettir.

Bu raporların sonuçları insanların hayatına mal olacak seviyededir ve ben de tam olarak bunları anlattım. Örneğin Beylikdüzü Yayla Davası'nda Danıştay, yani yüksek yargı; 'İç denetim yeterlidir, belediye başkanının sorumluluğu yoktur' diyor. Ancak bu bilirkişi, çıkıp bir rapor hazırlıyor ve ihale iptali olmadığı halde 'Ekrem İmamoğlu suçludur' diye yazıyor. Ortada böyle bir denetçi raporu var mı? Yok. Yani bilirkişi, o dosyada yalanla, iftirayla beni suçlama gayretinde. Bunu ben anlatmayacağım, dert yanmayacağım veya toplumu bu konuda bilgilendirmeyeceğim de ne yapacağım? Bu benim en doğal hakkım.

Hukuksuz yöntemlerle oluşturulmuş bu davaları tespit ettik. Özellikle beni ve Cumhuriyet Halk Partili belediyeleri hedef alan bu raporları kim yazmış diye baktığımızda hep aynı isim çıktı karşımıza: Satılmış Bey. Evet, Satılmış Bey. Böyle bir durumu eleştirdiğim için yargılanıyorum, gerçekten bu absürt bir davada. Ne yazık ki sizin de ifade ettiğiniz gibi iş yükü çok yoğun ve sayenizde böyle absürt bir davaya mesai harcamak zorunda kalıyorsunuz. Ne yapmam gerekiyor? Milletin önünde bize kasıtlı iftiralar atılırken kendimizi savunmayıp 'Ya Rabbi şükür' diyecek halimiz yok yani.

Biz milletin iradesiyle, 16.000.000'luk dünyanın en güzel ve en büyük kentlerinden birinin belediye başkanıyız. Bu iftiralara karşı dik duruşumuz hem bu şehrin belediye başkanı olarak hem de 86.000.000 insanımızı yöneteceğine inanan bir aklı, mantığı ortaya koyarak, tarihte görülmemiş 15.500.000 insanın ön seçimde oy kullanarak yetki vermek istediği bir Cumhurbaşkanı adayı var karşınızda. Dolayısıyla ben burada sadece kendi hakkımı değil, yapılan hukuksuzluklara binaen aziz milletimin hak ve hukukunu savunmakla ilgili hamleler yapıyorum.

İstanbul'da 8.000'in üzerinde bilirkişi var. Çok enteresan; bu kadar kişi arasından 4 ayrı dosyada da aynı ismin atanma ihtimali matematiksel hesaplara sığmıyor. Ben bir laf atayım ama aslında 100 katrilyonda 1!. Ekrem İmamoğlu ile ilgili 4 dosyaya bu insanın girmesi 100 katrilyonda 1 iken, diğer CHP'li belediyelere de aynı kişinin nokta atışı atandığını eklediğiniz zaman artık matematik buna yetmiyor. Ben bu imkansızlığı tespit etmişim, kamuoyuna duyurmuşum ve hakkında işlem yapılmasını istemişim. Ancak yargıya çöreklenmiş bir avuç kötü niyetli muhteris ne yapıyor? Dönüp bana dava açıyor. Ben ne derim onlara? 'Hadi oradan' derim, 'Hadi oradan!'

Ayrıca bu bilirkişi sadece rapor yazmıyor Sayın Hâkim. Onlarca siyasetçinin ve bürokratın hayatını altüst ediyor. Bu yalan ve iftira raporlar, kıymetli dostum, değerli hocam, Esenyurt Belediye Başkanımız Sayın Ahmet Özer'in de hayatını etkiledi. Bilirkişi resmen üçkağıtçılık yaptı. O sistemin içinde onun yaptığı, 3 bilirkişiden 2'sinin ortak beyanına karşı, sadece bu Satılmış Bey'in beyanının kabulüyle kendisi 1 yıl 10 gün tutuklu kaldı. 1 yıl 10 günün hesabı verilmez mi? Onunla birlikte masum ve gerçekten mağdur olan, içinde birebir tanıdığım hasta kardeşlerimin de olduğu bürokratlar burada, Silivri'de yattılar.

Bu haince raporlarla insanlar tutuklandı, itibarları zedelendi. Yargı, bilirkişi ve medya iş birliğiyle ailelere haysiyet cellatlığı, itibar suikastları yapıldı. Ne kadar basit değil mi? Meseleye sadece 'bilirkişi' diye bakmak ne kadar basit kalıyor. Bakın vardığı noktaya ve ona dayanarak verilen kararlara!

Bu ülkenin saygın bürokratları, siyasetçileri ve emekçileri kelepçelerle sıraya dizildi. Onlarcası. Dronlarla havadan çekildi, fotoğrafları ve videoları medyaya servis edildi. Eee biz de ne yapacağız? 'Ya Rabbi şükür' diyerek izleyeceğiz! Biz! Bu milletin karakteri bunu yapmaz. Ben öyle bir milletin evladı değilim. Bana bu milletin, bu toprakların verdiği karakter, haksızlığa karşı mücadele etmeyi öğretmiştir. Haksızlığa karşı susan, dilsiz şeytanın en öndeki neferidir. Öyle ifade edeyim.

Böylesi kötü ve çirkin zihniyet zincirinin halkalarından biridir o bilirkişi Satılmış Bey. Durum ispatlıdır, nettir. İstanbul'daki bunca bilirkişi arasından bu olumsuz sürece imza atılması için özellikle tercih edilen kişidir. Aynı şahsın, 2019 öncesi teftiş kurulumuzun dahi ne belirlediği, hakkında suç duyurusunu ısrarla yaptığımız AK Partili isimler olunca, bir anda o olumsuz raporları olumluya dönüyor mesela. Bu da ispatlı. Yani oraya da adrese teslim yollanıyor ve suçunun ispatlı olduğu durumlarda, aklayıcı olarak bu sefer dosyaya imza attığını tespit ettik. Ne tesadüf! Bunları eklersek o '100 katrilyonda 1' dediğim rakamlara doğru gidiyor. Karşı karşıya olduğumuz pervasızlığın boyutu budur.

Burada sorulacak net bir soru vardır: İBB davasında belediye başkanları, yöneticiler ve 100.000 kişilik yönetim organizasyonuna ‘suç örgütü’ muamelesi yapılıyor. Yani bugün bu davanın, diğer salondaki davayla veya diğer saymakta zorlandığım 10’dan fazla davanın birbiriyle ilişkisi yok diye düşünmeyin. Birileri hukuksuzluk ve zalimlik konusunda, şeytanlığı da yanına ekleyerek, taşları dizerek yaptıkları işlerin hepsi birer parçasıdır. O manada tabii ki biz ve arkadaşlarımız, insanlarımıza hizmet etme gayretinde olan insanlar, böyle bir suçla itham ediliyor. Ben de her yerde soruyorum: 'Biz nasıl bir örgütüz yani? Yoksa biz mi örgütüz? Yoksa her davayı aynı bilirkişiyle, aynı savcılarla kurgulayıp, sonra o isimleri ödüllendiren bu sistem mi örgütlü bir suç işliyor?' Bu çok net.

Tekrar ifade ediyorum; 100.000 kişilik, milletin evlatlarıyla, kimin nereden geldiğine bakmaksızın, eş dost vesaire diye asla bakmadan, milletin evlatlarının hayat boyu biriktirdiği kariyerlerindeki, uzmanlık ve marifetlerine, performanslarına bakarak oluşturduğumuz; sadece üst yönetici sayısı 1.300 olan İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin nitelikli hizmet konusunda tarihi başarılara imza atan İBB mi suç örgütü, yoksa az önce söylediğim o kötülüklerin ve zalimliklerin taşlarını dizen, o işleri planlayan insanlar mı örgütlü suç işliyor? Benimce cevap çok net. Çok basit bir örnek daha vermek isterim: Bana, gazeteci Merdan Yanardağ’a, Harbiye mezunu hem silahlı kuvvetlere hizmet etmiş hem sonra iletişimci olarak dünya çapında ün kazanmış Necati Özkan'a 'casusluk' iftirası atarak, vatana bağlılığımızı sorgulayacak kadar gözü dönmüş olanlar mı bu ülkeye kötülük ediyor? Çok büyük kötülük ediyorlar.

Sayın Yargıç, size ve aziz milletimize adil yargılamaya müdahalenin, gerçekte nasıl yapıldığona dair somut örnekler vereceğim. Ancak bu şekilde bizim gördüğümüz durum veya bize yapılan o zalimliği, bu dava çerçevesinde çok net anlarsınız.

Ne yazık ki ülkemizde adil yargılamayı etkilemek; bir söz söylemekle değil, yargıyı dizayn etmekle, hâkimi yerinden etmekle, savcıyı sürgüne göndermekle, yani yargı eliyle yapılır. Çok değil birkaç ay önce yine bu kürsüden ifade etmiştim. Ben burada yalnız kendim için konuşmuyorum. Bu ülkenin vicdan sahibi, namuslu ve gerçekten hepimizin sırtını dayayacağı, geleceğimizi emanet edeceğimiz namuslu, vicdanlı hâkim ve savcıları için de konuşuyorum. Çünkü bu sistemde işleyen kural artık herkesçe bilinmektedir: Eğer sizden beklenen kararı vermezseniz, önünüze konulan sipariş iddianameyi hatırlamazsanız, bir gece ansızın yayınlanan bir kararnameyle kendinizi bambaşka bir şehirde, bir nevi sürgünde bulursunuz. Bunu sizin yüzünüze karşı söylüyorum. Çünkü namuslu, onurlu, haysiyetli olarak bildiğimiz ve her birinin de öyle olmasını arzu ettiğimiz hâkimler, yargıçlar; her şeye rağmen vicdanla, ahlakla ve adaletli kararlar vermek zorundadır. Sonucu ne olursa olsun. Bu kadar net.

Evet, bu ülke sırat köprüsündedir yani. Şu anda öyle bir köprüdedir. Bu süreçte en büyük sınavı veren, ülkenin yargıçlarıdır. Bunun altını çizmek istiyorum. Sayın Yargıç, bakın içinde birçok meslektaşınızın olduğu ve insanlara yapılan zalimlikleri hızlıca anlatacağım. Hiçbirini tanımam; hiçbirini böyle gelip sizin gibi karşımda gördüm, tanıdım, o kadar. Bir kısmını tanımadım bile. Helal diplomama karşı, Allah'ıma şükür yani… Benim gösteremeyecek bir tane üniversite arkadaşım yok vallahi; yüzlercesiyle stat doldururum hepsiyle. Ama bir başkası tavla bile oynayacak arkadaşını gösteremez ama benim var. Allah'ıma şükür sonuna kadar helaldir.

Helal diplomama karşı açılan ceza davasıyla başlayalım: İstanbul 59. Asliye Ceza Mahkemesi hakimi Kahramanmaraş'a gönderildi. Belirtmek isterim ki aynı 59. Asliye Ceza Mahkemesi, Cumhuriyet Halk Partisi'nin il binası davasına da bakıyor. 5. İdare Mahkemesinde görülen davada mahkeme başkanı ve üye hakim bir gecede HSK kararıyla görevlerinden alındı. Bir gecede. Bir hafta. Yani biz idari mahkemeye nasıl başvurduk, hemen günler içerisinde pat diye görevden alındılar. Tezgaha bakar mısınız? Buna ne ihtimal hesabı sığar ne istatistik hesabı sığar.

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi üye hakimi, dönemin başsavcı görünümlü siyasetçisine yönelik sözleri nedeniyle yargılandığım davada, 'Ekrem İmamoğlu tüm suçlardan beraat etmeli' şerhini koydu. Hemen bu üye hakim İstanbul 45. İş Mahkemesine gönderildi. ‘Ahmak davasının’ görüldüğü İstanbul Anadolu 7. Asliye Ceza Mahkemesi hakimi görevden alındı, Samsun'a gönderildi. Tayin kararının isteği dışında verildiğini savunan hakim, 2 yıldan fazla ceza vermesi için kendine baskı ve telkinde bulunulduğu gerekçesiyle HSK’ya şikayette bulundu. HSK, gündemine bile almadı. Yerine gelen hakim; 2 yıl 7 ay 15 gün hapisle, hakkında birçok şaibe tespit ettiğimiz bu kişi, cezalandırılmama ve siyasi yasaklı olmama hızlıca karar verdi. Ne kadar kısa!

HSK 1. Daire, Ahmak Davası'nın… İz sürmesine bakar mısınız? İstinaf aşamasına bakacak olan İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 24. Ceza Dairesi başkanının yetkisini kaldırdı. Daire başkanını, 2. Ceza Dairesi Başkanlığı'na gönderen HSK, aynı dairenin üyesini de 1. Ceza Dairesi üyeliğine gönderdi. Sipariş usulü oluşturulan yeni mahkeme ise benimle ilgili ceza kararını onadı yeni atanan üyelerle! Hemen! Yani bu gizli saklı değil, göz göre göre. Hani 'kör göze parmak' yetmez, başka bir atasözü bulmak lazım!

Beylikdüzü Belediye Başkanlığım sırasındaki bir ihaleden dolayı Büyükçekmece 10. Asliye Ceza Mahkemesi'nde açılan ceza davasında, 2 Ekim 2024’teki beşinci duruşmada bilirkişiler ihalenin hukuka uygun olduğunu bildirir bir rapor verdi. Bilirkişiler dediler ki: 'Bu ihale hukuka uygundur.' Bunun da başında o işte bu Satılmış Bey var. O rapordan sonra 4 celsede, tam 4 celsede dosyaya bakan mahkemenin hakimi, ısrarla savcılıktan esas hakkında mütalaasını sunmasını istedi. Ancak savcı her celse mazeret sunarak mütalaa sunmayı reddetti. Ve nihayet 10. celseye, bakın 10. celseye geldiğinde dosyayı karara bağlamaya çalışan hakim, görevden alındı, Diyarbakır'a gönderildi.

Yaklaşık 4 yıl süren yargılamanın sonunda bir hakim atandı oraya. ‘Pat’ diye beraatına karar verecek. Hatta benim mahkemeye gitmek isteğimi bile reddeden bir hakimdi; SEGBİS talep etti. Ben de SEGBİS'e katılmayı reddettim ve benimle ilgili beraat kararı verdi. Kararı beğenmeyen HSK, 10. Asliye Ceza Mahkemesi'nin hakimini, yani o beraat veren hakimi Kahramanmaraş'a gönderdi. Yani o diploma davama bakan hakimle orada buluşmuş oldular.

Partimizin 38. Olağan Kurultayı’nda usulsüzlük yapıldı iddiasıyla ben de orada yargılanıyorum; Ankara 26. Asliye Ceza Mahkemesi'nde görülen davada hakim görevden alındı. Ve son olarak Sayın Hakim, bu davaya bakan hakim de görevden alındı. Yani ben hakimlerin sayısını bilmiyorum, yetişemiyorum artık. Tabii tabii, 40. Ağır Ceza geliyor. İdari mahkemeden bahsettim. HSK'nın doğrudan müdahalesiyle benim hiçbir davamda davanın doğal yargıçları Bir türlü karar vermeyi başaramıyor Sayın Hakim!

İmamoğlu, soruşturmalarını yürüterek ihya olan savcılardan da çok kez bahsettik. Birazdan onlara da değineceğiz. Bu yargı tehdidi, sadece benim davalarımla sınırlı kalmadı; bu hastalık artık bütün Türkiye'ye yayılmaya başladı. Şu anda çok güncel olaylar yaşanıyor. Biraz değineceğim ona da. Gelelim yargıdaki İmamoğlu dizaynına. Bu ülkede artık adil yargılamayı etkilemek, sipariş usulü oluşturulan mahkeme heyetleri üzerinden yapılma gayretinde. İnsanları zan altında bırakıyorlar. Onlar da insan. Birazdan karşılarına çıkacağım, mahkemelere gideceğim yani.

İBB davasının görüldüğü 40. Ağır Ceza Mahkemesi’nde, adeta bu davayı görmek üzere özel bir yargılama düzeni kurulmuş, heyet yapısı değiştirilmiş, yeni bir heyet oluşturulmuştur. Ben hukukçu değilim ama hukukçularımız diyor ki: 'Bu tamamen kanuna aykırı.' Duruşmaya, yani kişiye özel yargı heyeti! 3 üye yargıç görevden alınmış, yerlerine 3 yeni üye getirilmiştir. Yahu sormak gerekir; bir dava için mahkeme dizayn edilir mi?

Daha acısını söyleyeyim; beni ziyarete gelen bazı avukatlar, 'Bizim iddianame çıkacak ve iddianame 40. Ağır Ceza'ya gönderilecek' diye aylar öncesinden söylediler. 'İsterseniz notere gider, biz bunu gizli bir beyanla da kayda alabiliriz' dediler avukatlar. Yani biz hangi ülkedeyiz? Biz neredeyiz? Muz cumhuriyetindeyiz ya!

Sayın Hakimim, Çanakkale'nin yıl dönümünü geçirdik daha yeni; Kurtuluş Savaşı. Yani bu ülke cetvelle sınırları çizilmedi. Bu cennet vatan çok özel bir toprak; tarihine girmeyeceğim…

Bir dava için duruşma salonu yaptırılır mı? Ne oldu işte; yargılanıyoruz yukarıda yahu. 1.500.000.000 lira, bir duruşma salonu için yapılır mı? Harcanır mı? Bunu ancak, yani inşaatçılığa meraklı, gayrimenkule meraklı bir yargı mensubu akıl edebilir. Başka kimse akıl edemez yani. Ben o akla da akıl demem. Yargılama, davaya göre şekillendiriliyor. Artık mesele sadece bir kişi, bir dosya, bir dava değildir Sayın Hakim. Artık mesele, yargının nasıl yönlendirildiğinin, nasıl şekillendirildiğinin açık açık gösterilmesidir. Burada kurulan düzen; hukuka göre değil, beklentiye göre karar verenleri ödüllendiren, hukuka sadık kalanları ise cezalandıran bir düzendir. Ne kadar? Toplasan 50 kişidir, 100 kişidir bunlar. Bu millet onlara boyun eğecek? Hadi oradan! Hadi oradan! Cürmünüz kadar yer yakarsınız, cürmünüz kadar.

Ben açıkça söylüyorum, öfkem çok büyük Sayın Hakim. Öfkem çok büyük. Ben buradan sizin huzurunuzda, Türk milletine bakarak konuşuyorum. Siz de bu aziz milleti temsil ediyorsunuz ama aynı zamanda ailenizi temsil ediyorsunuz. Haysiyetinizi, onurunuzu, namusunuzu temsil ediyorsunuz. Ben de öyleyim. Ben de öyleyim. Öfkem çok büyüktür. Ama ben öfkemi akla, mantığa ve eyleme dönüştüren bir insanım; kine, nefrete değil. Açıkça söylüyorum; bu düzen sadece yargıyı ve yargı mensuplarını değil, adalet duygusunu da sürgüne göndermektedir. Ha, hoş memleketin her yeri bizimdir yani. Hakkari de sürgün yeri değildir, Artvin de değildir. Efendime söyleyeyim Kars'ı, Ardahan'ı, Niğde'si, orası burası da sürgün yeri değildir yani. Allah'ın izniyle bizim dönemimizde bu cennet vatanın her köşesi, İstanbul gibi olacak, İstanbul. Yani İstanbul kadar sevilecek, sahiplenilecek. Yoksa yağmacıların düzenine benzemeyecek yani.

O bakımdan yargıdaki usulsüzlükler artık saptanamaz bir boyuta gelmiştir. Bu ülkede artık adil yargılamayı etkilemek ‘istediğimizi vermezsen, iddianameni yazmaz, seni aylarca tutuklu yargılarız' anlayışıyla yapılıyor. Onlarca örneği var şu anda biliyor musunuz? Aklım almıyor. Düşünüyorum; bunu bir insan nasıl yapabilir? Yargı adına bu nasıl yapılır?

Yani bir emekçi niçin yattığını bilmiyor aylardır; sıfır maaş alıyor, sıfır maaş! Hapse atıldığı için çat diye işten çıkarıldı; sıfır maaş! Çoluğu çocuğu evde aç. 30 yaşında bir baba, 35 yaşında bir baba! Gerçekten çok acı bir süreçteyiz. İBB dosyasında hala tek bir satır bulunmayan, tek bir mantığı var: Rehin. Rehin tutuluyorlar. Bu insanların avukatları her gün adliye kapısında soruyor: 'İddianame nerede?' Tutuklular soruyor: 'Ben ne için tutukluyum?'

Bunu derken, yani o emekçi kardeşlerimiz gibi, koca koca milletin iradesiyle seçilmiş belediye başkanları da var bunların arasında. Kimilerine jet hızında davranan yargı, bu insanların avukatları adliye kapısında, ailelerini ise cezaevi önünde bekletiyor. Bu insanlar aylardır hak mücadelesi veriyor aileleriyle birlikte. Aile Dayanışma Ağı var. Hala iddianamesi olmayan emekçiler var. İnsan söylerken utanıyor. 1 yılı aşkın süredir iddianamesiz şekilde tutulan insanlar var. Ortada tek bir satır somut delil yok, tek bir satır. Ve bu insanlar bekliyor. Yani başka işler uyduruluyor! Hani buradan olmadı… Bunlar Sayın Hakim, bunlar konuşulmuyor, anlatılıyor, yazılıyor; bunların hepsi dökülecek.

Yok efendim operasyonlar yapılıyor; işte uyuşturucu operasyonu, bahis operasyonu, fuhuş operasyonu deniyor. O insanlara 'Şuna çamur at, buna çamur at' deniyor. Talimatla ifadeler alınıyor. Oradan bir beyanla, bir başka kişi tutuklanıyor! Yahu bunlar açık ve net. Kimsenin üç maymunu oynamaya hakkı yok bu ülkede yani. Hele hele siz, biz bu makamlardayken bunu yapamaz yani. Bunu yapamaz, bunu yapamaz. Yapmaya hakkı yok. Bedelini ödemek zorunda.

Öyle çifte standartlar yaşıyoruz ki; Devlet Hava Meydanları’nda bir daire başkanlığı ve yapılan işlemi hepimiz biliyoruz. Yani aklımızın, dimağımızın almayacağı varlıklar, paralar, altınlar, gayrimenkuller vesaire… Şuna girmeyeceğim yani. O zaman bir örgütlü suçlu orada mı var yani? Bir bakalım mesela, oradakilerin Ulaştırma Bakanı bir örgütlü suçun parçasıdır diye ifadesi alındı mı? Veya bir sorgu düzeni oluşturuldu mu? Ya da Cumhurbaşkanına kadar çıkalım. Eğer devletin her organı bir suç örgütü oluyorsa! Bir anda gözaltına al, tutukla; bir bakıyoruz ki haber çıkıyor; işte serbest bırakılmış, geziyor vesaire. Kamuoyunda bir dalgalanma, bir patırtı, bir kütürtü çıkıyor. Hemen 'Kaçıyordu da tutukladık da falan da filandı' deniyor. Yani Türk yargısıyla böyle kimsenin oynamaya hakkı yok. Bu nasıl bir darbe anlayışıdır, tarif edemiyorum.

Elbette tutuksuz yargılama haktır ama bu çifte standart nedir yani? Kanun kime göre kanun, hukuk kime göre hukuk? Bir tane AK Partili belediyeyle ilgili hiç mi soruşturma olmaz yani? Ha, olmaz! Ben bunu yaşadım. 147 kez denetim, soruşturma… Koca İstanbul Büyükşehir Belediyesi... Benden önceki 5 yılda 147 kez; bizim 5.5 yılımızda 1.600 kez denetim, teftiş geçirdi. Ya 3.600 kez olsun hiç sorun değil, denetlenmek zorundayız.

Ama çifte standart o kadar örnek var ki; yani siyasi iktidar, yargı eliyle muhalefeti sindirme, milletin iradesine darbe yapma, tehditle belediye başkanlarını kendi partisine geçirip, bunu sırıtarak kutlayan zihniyet... Sırıtarak. Yani ideallerini satmamak vardır değil mi? Mesela takımda takım arkadaşını satmamak vardır, takım oyunu oynamak vardır. Yani en basit mahalle kurgusundan her türlü milli karakterdir bu değil mi? Şimdi bunlar kırılıp kalmış yani. Şimdi bugün biraz 'korkut satsın, öbürü satsın' diyen, bunlarla da sırıtan, onur duyan, gurur duyan bir zihniyet bu ülkeyi yönetiyor. Ben, öyle adamın yüzüne bakmam! Ben öyle adamım yüzüne bakmam. Ben, milletin iradesine bakarım. Sandıkta seçilen milletine hizmet edecek, onu seçenler insanlara layıkıyla sonuna kadar hizmet edecek. Ayıptır; ister AK Partili olsun, yüzüne bakmam, insan yerine koymam!

Yargıdaki 'ahtapot kolları'... Bu ‘ahtapotun kolların’ deyişi, Sayın Cumhurbaşkanına ait: Kişi, kendinden bilir işi! Bu ülkede artık adil yargılamayı etkilemek, yargı içinde kurulan ilişkiler ağıyla gerçekleştiriliyor. Ve o ağın içinde yer alan herkes, kısa süre içinde terfi ediyor, Çağlayan'dan Ankara'ya transfer ediliyorlar. Ne büyük mutluluk. Halbuki geçici bir bahar mutluluğu bu! Bu sistemde hukuka sadakat değil, beklentiye uyum ödüllendiriliyor. Allah hanemden uzak tutsun. Allah, bu milletten uzak tutsun. Yalakalık ve dalkavukluk, bu milletin tek bir kişisine dahi yakışmaz. Ben öyle bakarım. İnsana yakışmaz da hani bu milletin tek bir evladına hiç yakışmaz; yalakalık ve dalkavukluk.

Normal bir hukuk devletinde bir hakimin ya da savcının tek referansı hukuk olmalıdır Sayın Hakim. Başka ne olabilir yani? Ben hukukçu değilim. Biz ailemizden öyle gördük. Bir hakim dendiğinde, dedemizden bize büyük saygı duyulur; başka bir şeydir. Bakın vali demiyorum, kaymakam demiyorum; hakim! Efsane olan insanlar vardır kasabalarda, ilçelerde, şehirlerde. Yargıçlar böyle titretir yani. Dosyaya bakar, delile bakar, vicdanına danışır ve kararını verir. Ama bugün, öyle bir noktaya geldi ki kararların ardından tesadüf diyemeyeceğimiz bir tablo ortaya çıkıyor. Belli yönde kararlar alanların hızla yükseldiği, kritik görevlere getirildiği, Ankara'da daha etkili pozisyonlara taşındığı bir sistemle karşı karşıyayız. Bu ne demektir biliyor musunuz? Bu hukuka göre karar vermek değil; siyasi iradenin talimatına, beklenene göre karar vermektir. Bu kadar net. İşte bu yüzden ben buna 'ilişkiler ağı' diyorum. Çünkü bu ağ, sadece yargı mensuplarının değil; süreci yönlendiren, beklenti oluşturan ve sonuçları takip eden daha geniş bir mekanizmayı kapsıyor. Bu mekanizma içinde olanlar korunuyor, kollanıyor, ödüllendiriliyor; dışında kalanlar ise ya görmezden geliniyor ya da sistemin dışına itiliyor.

Kimler yok ki bu sistemin içerisinde? Yakın zamanda Adalet Bakanlığı’nda yaşananlar çok net. Önce hakim, sonra Adalet Bakan Yardımcısı; yani siyasi bir görev. Sonra İstanbul'da Cumhuriyet Başsavcısı iken hakkımızdaki iftiranameleri zalimce hazırlayıp, Adalet Bakanı olarak ödüllendirilen bir bakan. Ve onun döneminde İstanbul'da bakanın her şeyi olan bir başsavcı vekili, bakan yardımcısı! Bizim iftiranamelerde çok emeği geçmiştir! Diğer Adalet Bakan Yardımcısı çok enteresan; beni ve daha önemlisi anayasal haklarını kullanıp tutuklanmamı protesto eden gençlerimizi —ki yüzlerce, 3-5 ay sonra hepsi beraat etti, hiç suçları bile yok dendi— gözünü kırpmadan tutuklayan hakime hanımın eşi, ödülü çok güzel yerden alıyor ve o da bakan yardımcısı oluyor! Bu mu yani? Ne kadar tesadüf!. Allah Allah! Yani koca yüce Türk yargısında, bu memleketin Ankara'sında, İstanbul'unda, Türkiye'nin her köşesinde milletin evlatları var; ama hepsi sıkıştılar 7. kata, toplanmışlar oraya. 5-6 kişi bunlarla bakanlık oynanıyor! Ya ne büyük bir yetenek havuzu toplanmış 7. kata! Bak bak! Bu millet de bunu yiyecek? Yemez. Geçici bahar, yalancı bahar… Bir fırtına alır hepsini götürür…

Avukatım Mehmet Pehlivan dahil, onlarca arkadaşımı tutuklatan savcıyı da unutmayalım; hepsine girmeyeceğim. Bu da benim ifademi aldı. Personel Genel Müdürü olmuş! Ben, insan kaynakları masterı yaptı. İnsan kaynakları master yaptım ve insan kaynağı master'ına ne zaman karar verdim biliyor musun? 94 yılında. O zaman personel yönetimiydi, sonradan insan kaynakları birimine dönüştü. Çok inanıyordum, çok güveniyordum; o alanda ihtiyaç olduğunu hissettim, niye biliyor musunuz? Ben aile şirketindenim. Yani neredeyse 100 kişinin çalıştığı, 'benim şirketim' dediği bir şirketin içinde aile işi zordur yani. Dedenin kardeşleri, babam —babacığım burada— onun kardeşleri, yeğen, dayı, teyze, hala hepsi şirketin ortağı. Zordur onu yönetmek ve o günden kendim seçtim, gittim sınavına girdim. O helal sınavım…İnsan kaynakları master'ım... Bütün bunları iptal eden akılla da hesaplaşacağım. Onun için insan kaynakları özel bir alandır yani.

Bakın; İstanbul Büyükşehir Belediyesi tıkır tıkır bu millete hizmet etmeye devam ediyor Sayın Hakim. Niye biliyor musunuz? Milletin evlatları var. Liyakat. Burada tutuklananlar aynı. Gurur duyuyorum hepsiyle. Perşembe günü Raylı Sistemler Daire Başkanı öyle bir savunma verdi ki dedim: 'Kardeşim seninle gurur duyuyorum. İyi ki sen benim yol arkadaşımsın’ dedim. Tanımam. Benden önce, 2011 yılında AK Partili belediyede işe girmi bir mühendis. Nasıl girdi? Onu bilmem. Aldık şube müdürü, bilmem ne falan filan; daire başkanı. Ben almadım. Bakın sistem. O sistem nedir? İnsan kaynakları… Bakın; Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürü; herhalde 100.000'e yakın çalışanı vardır Adalet Bakanlığı’nın. Bilmiyorum ama vardır yani; 50.000, 100.000... 100.000… Personel Genel Müdürü!

Benim dilimin kemiği yoktur Sayın Hakim. Yani saygı çerçevesinde her şey şeffaf milletin önündedir. O bilinçte olmalıdır yani. Meseleye o kadar ulvi bakmalıdır ki, o kadar bilimsel bakabilmelidir ki yeteneği buna haiz olmalıdır yani. Beni masasındaki araba maketi, bilmem ne falan filan; onları geçtik yani. O ayrı rezalet, onları geçtik. İbretlik anlar yaşadık…

Sorgu sırasında bana ne söyledi biliyor musunuz? 3 tane avukatım benim şahidim; 2'si burada, biri tutuklu yukarıda kıymetli büyüklerim. 'Ekrem Başkan, sorgun bitti. Kusura bakmayın, ayaktayız.' Ben masanın öbür tarafındayım. Masanın bu tarafında, yanlış hatırlamıyorsam saçı bağımlı bir arkadaştı böyle burada. 'Yarın siz Cumhurbaşkanı olursunuz. Masanın bu tarafına geçersiniz. Ben de o tarafa geçerim. O zaman da siz bizi yargılarsınız.' Aynen laf bu! Ne dedim kendisine net bir şekilde biliyor musunuz? 'Neden yargılanacağınızı düşünüyorsunuz? Suç mu işliyorsunuz? Böyle mi düşünüyorsunuz? Nasıl bir soru bu Savcı Bey? Benim Cumhurbaşkanı olma hedefim, sizi yargılamak mı? Siz kim, biz kimiz? Neyin tarafıyız? Biz bu ülkeye adalet gelsin diye mücadele ediyoruz.' Bu düşünce bile başlı başına bir sorun, çok yanlış. O sorgudan saatler sonra ben tutuklandım.

Bana hiçbir şey sormadı bu arada; 2 tane gizli tanığın ifadelerinden bana saçma sapan sorular sordu, muhatap bile alınmayacak sorular. Bana bu ifadeleri kullanan Personel Genel Müdürü! Sıraladığım sayfalar dolusu kötülükleri var; insanlara yaptığı zalimlikler, onlara girmeyeceğim. Çok örneği var, çok örneği var; hala yapılıyor. İşte mesele; adaleti temsil eden bir makamın zihninde bile adalet yok. 'Siz biz' diyor bana. 'Cumhurbaşkanı olursunuz, bu tarafa geçersiniz, o zaman siz bizi yargılarsınız' diyor bana. Bu kulaklar duydu, bu gözler gördü; 2 deneyimli avukatım şahit. Şaşkın bir şekilde çıktım, kızdım dışarıda. ‘Ne diyor bu?' dedim ya, 'Neredeyiz biz?' dedim yani. Yargıyı etkilemeye teşebbüs… Ben! Neymiş; benim hakkımda lanet ifadeleri kuran kişilere, lanet bir şekilde beni suçlayan kişiye karşı hakkımı savunuyorum. Dosyayı yazmıyor, ben teşebbüs ediyorum. Bunlar… Bu ülkenin Cumhurbaşkanı... Bu ülkenin Cumhurbaşkanı…

Cumhurbaşkanı nedir biliyor musunuz Sayın Hakim? Cumhurbaşkanı, çok önemlidir yani. Bir eve bakalım, inşallah kadın bir Cumhurbaşkanı da olacak. Bir eve baktığınızda babadır biliyor musunuz? Annedir… Benim için öyledir yani. Demokrasi elbette, taraf elbette, parti elbette ama bir Cumhurbaşkanı, seçildiği an itibarıyla bir baba hüviyetine geçer yani. Kaşları çatık, kızgın, öfkeli; ona oy vermeyen terörist ama ona oy verenlere ‘hahaha hihihi’ sırıtan bir yüz… Hani ayartmışsa atmışsa bir başka partiden bir belediye başkanı, o elini ayağa kaldırmalara falan, şarlatan bir milletvekili falan… Ne kadar mutlu oluyor. Ben anlamıyorum. Ben öyle adamın yanına yaklaşamam yani. Vallahi yaklaşamam… Yanıma yaklaştırmam. Allah uzak tutsun. Bundan keyif alan bir insan olur mu Sayın Başkanım? Bir ülkenin Cumhurbaşkanı herkesi sevecek. Bana göre Cumhurbaşkanı nedir biliyor musunuz? Adalettir, vicdandır, şefkattir, merhamettir. Bana göre Cumhurbaşkanı, Atatürk'tür. Öfke değildir, nefret değildir, kindar nesil yetiştirmeyi hedefleyen değildir. Sevecek ya, çocukları sevecek, bebeği sevecek bebeği; o bebeği sevecek. Anayı sevecek, kendine oy vereni değil bakın; herkesi sevecek, 86.000.000 insanı sevecek.

Hakkımızda bakın neler demiş? 2019'da biz arkadaşlarımızla verdiğimiz büyük bir mücadeleyle; bütünüyle el konulan sistemler, iptaller... Anadolu Ajansı devreyi kapatmış, gece 11'de İstanbul bir anda afişlerle donatılmış, sanki seçimi kazanmışlar gibi. O ortamda büyük bir mücadeleyle, 13.600 oyla seçimi kazandığımızı YSK ifade etti. Mazbatamızı aldık. Bu ülkenin Cumhurbaşkanı ne dedi biliyor musunuz, kelimesi kelimesine: '13.000-14.000 oy farkla kimsenin kazandım deme hakkı yoktur!' Dedi yahu. Bu kayıtta var Sayın Hakim, bu kayıt da var. Biliyorsunuz; seçim kurullarının başında meslektaşlarınız var, öyle değil mi Sayın Hakim? 1 oyla bile seçim kazanılır, öyle değil mi? 1 oy. Hatta eşitse kura atılır. '13.000-14.000 oy farkla kimsenin kazandım demeye hakkı yoktur!' Bunu hangi akıl diyebilir yahu? Bunu hangi vicdan diyebilir yani? Milletini seven, demokrasiyi seven, demokrasiyi bilinecek tramvay yerine koyan bir akıl ancak bunu diyebilir; seven diyemez. Demokrasiye, adalete saygı duyan diyemez, demez. Rahmetli İnönü gibi, bu ülkeye çok partili sistemi getiren Cumhurbaşkanı gibi alır ceketini yürüyerek evine gider. Binlerce evi var. Hangi evine gideceğini şaşırmazsa, Allah korusun yani! Allah korusun.

Yıl 2021; aynı bakan çıkıyor, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı'na yönelik, bana yönelik —2 yıllık belediye başkanıyım— '15.000 kişiyi işten çıkardılar, 45.000 terör bağlantılı kişiyi işe aldılar' diyor. Yahu bu benim! Peki ne oldu? Devleti sarsacak bir iddiadır bu: '45.000 terör bağlantılı kişiyi işe aldılar' diye kürsüde, grupta, mikrofonda böyle inanarak bunu söylüyor!

Mesela benim siyasette tek bir duam vardı; 'Allah'ım' derim, 'Kimseye yapamayacağım sözü, yerine getiremeyeceğim vaadi bana dedirtme. Bir de ‘Allah'ım, bana kimseye yalan konuşturtma.' Olur ya şaşarım falan. Yani yalan konuşmamak, her evde anne babanın evladına en birinci tavsiyesidir yahu; yalan konuşmayacaksın. Bir çocuğa anne babanın ilk söyleyeceği şeydir yani. Devleti sarsacak bir iddia: '45.000 terör bağlantılı kişiyi işe aldılar.' Ben! Ve tarihe büyük bir iftiracı olarak geçti. İnanın bazen düşünürken bile kanım donuyor yani. Öyle sinirlendim ki o zaman. Hani bir şarlatan bakan, o zaman bir şeyleri umursamıyordum ama Cumhurbaşkanı yahu! Cumhurbaşkanı. Bir Cumhurbaşkanı her gün iftirada bulunur mu? Yalan ifade kullanır mı? Masumiyeti çiğner mi? Hakaret eder mi?

Ben aday adayıyken kendisini ziyarete gittiğimde, bana 2-3 yerde, 'Makarios'un anıtını yapan kişi' diye hakarette bulundu. Makarios'un anıtını yapmışım! Kıbrıs'ta 2 yıl yaşamış biri olarak! Halbuki ben, Beylikdüzü'nde Yaşam Vadisi'nin içinde, şanlı Türk askerini ve mücahitleri bir arada gösteren, tam 600 metrekarelik alanda Kıbrıs Barış Harekatı'nın meydanını ve anıtını yaptım. Yarışmayla yaptım; seçilen anıtın da hangisinin yapılmasına rahmetli Rauf Denktaş'ın ailesi karar verdi. Orada da koca bir anıt var. Bir köşede de 1960 Londra Antlaşması'nı betimleme yapıyor sanatçı —Allah rahmet eylesin, öldü— orada Fazıl Küçük ve Makarios yan yana imza atarken, Makarios'un yüzü öfkeli ki o masada rahmetli Rauf Denktaş yok ama genç haliyle tasarlanmış, masaya yumruk vuran bir Rauf Denktaş anıtı; şöyle 1 metreye 7 metre. Dedim ki: 'Sayın Cumhurbaşkanı, yani böyle şeyler söylüyorsunuz, bakın anıt budur.' Yani anlattım kendisine. 'Bunu demeyin' dedim yani. Bakın aynen böyle, bunlar önemli şeyler; dün gibi hatırlıyorum. Odada ikimiziz, yan tarafta sandalyede Ali Doğan diye bir özel kalemi oturuyor. Benim özel kalemim de tutuklu, yukarıda hesap veriyor! Duruma bakar mısınız yani? Kalktı yerinde, Allah razı olsun, telefonunu açtı getirdi —benim telefonum yanımda değil, dışarıda bıraktılar— telefonunu açtı, getirdi. 'Sayın Cumhurbaşkanım, Sayın Başkan'ın bahsettiği anıt bu' dedi. Dedim: 'Getirin, getirin.' Böyle parmağımla büyüttüm —büyütmeyi de unuttuk, cep telefonu yok ya içeride— parmağımla böyle büyüttüm. Dedim: 'Sayın Cumhurbaşkanım bakın, şuradaki köşedeki vakayı da bu yani. Bu Beylikdüzü Yaşam Vadisi'ndeki Barış Harekatı nedir, ne için yapılmıştır? Şanlı Türk askeri bir tarafta, mücahitler bir tarafta, ortada Rauf Denktaş.' Belki de Kıbrıs'ta öyle bir anıt yok. Niye? Ben 2 yıl da Kıbrıs’ta okudum çünkü. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti devletine ve o güzel insanlara selam ediyorum. Bana ne dedi biliyor musunuz? 'Ohoo' dedi, 'Sayın Başkan, sen daha neler göreceksin’ dedi bana. Ben de kendisine şunu söyledim: 'Siz benim Cumhurbaşkanımsınız, millet sizi seçti. Siz bunu yapamazsınız. Siz yalanı, iftirayı böyle kullanamazsınız.' Ben bunu adayken yüzüne söyledim.

Yıl 2023; söz... Bakın ne diyor? 'Habis zihniyet, en az teröristler ve darbeciler kadar tehlikelidir' diyor. Bana diyor. 'Habis zihniyet, en az terörist ve darbeciler kadar tehlikeli!' Seçilmiş bir belediye başkanına, milyonlarca insanın oyuyla göreve gelmiş bir kamu yöneticisine; yani sadece bir siyasetçiye değil sadece, 16.000.000 insanın iradesine… Yahu bana karşı 4 defa seçim kaybettin, gene kaybedeceksin! Çünkü bu söz, bu dil, bu memlekette kazanamaz. Kazanamaz. Böyle yargıyla margıyla vesaireyle; geç bunları. Bu ülkenin namuslu, ahlaklı, onurlu, vicdanlı on binlerce hakimi, savcısı var. Bir avuç insan! İsteyen buraya oturur, kendini oraya sığdırır, bilmem; ama bu milletin gönlü, bu milletin vicdanı o diğer bütün namuslu, vicdanlı hakimler savcılara bakar, onu söyleyeyim…

Bir ama hizmetimize devam ettik. Yıl 2023; 'Yeniden İstanbul mücadelenin parolalarından biri olacak' dedi. Biz İstanbul’da yarışıyoruz. Siz bu ülkenin Cumhurbaşkanısınız. Benimle yarışmak istiyorsun illa ki. ‘Gel’ dedim ‘Yarışalım.’ Ne olacak yani? Ne olacak? Önce 13.600 oy, sonra 806 bin. 2024’te oldu 1 milyon 100 bin fark! Milletin iradesi çok önemli. Milletin iradesi, sizi rahatsız edemez. Milletin evlatları sizi rahatsız edemez. Bunu yaşadık Sayın Hakim. ‘30 büyükşehir, 51 il, tüm ilçeler; hepsini alacağız!’ Bunu Cumhurbaşkanı demez. Böyle siyaset olmaz’ İşte CHP aldı, DEM Parti aldı, başka partiler de alsın; vallahi gurur duyarım. Vallahi gurur duyarım yahu! Ben, her gittiğim şehirde o şehrin ama AK Partili ama MHP'li ama DEM Partili ama başka partili belediye başkanını ziyaret etmek istiyorum dedim. AK Partililer korkudan randevu veremedi. Niye? 'Ekrem İmamoğlu ile görüşürsek kıyamet kopar.'

Benim rahmetli dedem de Adalet Partiliydi. Ortağım, Allah rahmet eylesin Hasan Ağa, o da CHP'liydi. Keresteci. CHP'liydi ama o da hafızdır. Dedem onun gibi Kur'an okuyamazdı, bilmezdi. Benim ailemde Milli Selamet Partili var, MHP'li var, CHP'li var, Adalet Partili var; var oğlu var yani.

2024... 'Türkiye'de Cumhurbaşkanı olmak için her şeyden önce dürüst olmak lazım' dedi. İnanır mısınız, ilk defa doğru söz söyledi. Rakibine, sırf rakip diye 'terörist' diye iftira atandan gerçekten bu ülkeye, bırakın Cumhurbaşkanı, yönetici olamaz. Allah'ın bir kuluna karşı bir iftira atmışsam, Allah beni affetsin. Binlerce kez özür diliyorum. Binlerce kez özür diliyorum ama yapmadım.

'Belediyeleri silkeleyin' dedi. ‘Seçimi kaybettim. Belediyeleri silkeleyin' dedi. Paralara bloke kondu ama biz hizmet ürettik. Zorluk çıkarıldı, hizmet ettik. Yargı eliyle Galata Kulesi'ne el koydular. Dün Hatemi Hoca’yı okudum, Ali Yaycıoğlu'nu okudum. Yahu diyor; 'Cenevizlerden kalma kardeşim, bu bir vakıf malı falan değil. Fatih Vakfı'na da ait değil. Ne yapıyorsunuz siz?' dedi ya. Niye? Yetinmediler; şimdi gözlerini Rumeli Hisarı'na, Anadolu Hisarı'na diktiler. Yahu kimiz biz yahu? CHP kim? Bu ülkenin kurucu partisi. Ekrem İmamoğlu kim? Köyüm orada, 40 haneli bir köy. Karadeniz'in bir dağı yani.

Yıl 2025... 'Bizim icraatımızın ulaştığı yerlere senin hayallerin bile ulaşamaz Ekrem' dedi. Onlara cevap vermedim, icraatla cevap verdim. Onun hayal dediğini biz gerçeğe dönüştürdük. Ve insan… Önce insan…İnsana değer; çocuğa, kadına… 19 Mart 2055 sonrası, ‘Gerek diploma, gerekse yolsuzluk, hırsızlık meselesinde yargının iddialarına asla cevap veremiyorlar…’ Bana diyor! Hani TRT'de yayınlanacaktı? Kendi ağzıyla söyledi; 'Sayın Bahçeli demişse doğru demiştir' dedi. Sayın Bahçeli de öyle söyledi. Hani biz kameraların önünde konuşacaktık? Sayın Hakim, tabii ki kurala göre diyorsunuz 'görüntü yok' vesaire ama konuşuldu. Türkiye burayı izliyor. O mahkeme salonunda o iddiaların, o iddianamenin nasıl iftiraname olduğunu, nasıl çöp olduğu tane tane herkes görecek!

Şu 3 haftada bile yaşananlar bir trajedi; böyle bir dosya olmaz. Şimdi bir de ne yapıyorlar? Boca ediyorlar dosyaya. Beyoğlu Belediyesi’ne bir suç uydurdular, bizim dosyaya koydular. Hakim Bey'e dedim ki: 'Sayın Hakim, yani 2.400 küsur gün yapıyor benim hakkımda. Duydum ki bu arkadaşın hakkında 30 küsur yıl yazıyor. Bunu dedim, şimdi ben o 2.400 küsur günün üzerine artı ilave mi edeceğim yoksa artık küsuratlarla ilgilenmeyelim mi?' dedim.

Şimdi bunun üstüne Kuşadası'nda ifade alıyorlar, adama dedirtiyorlar ki: 'Ya biz aslında duymuştuk; bu paraları biz geldik Kuşadası'na, o aslında işte İmamoğlu işte İstanbul'a gidecekti.' Hah, haydi İstanbul'a getir! Yazık yahu, yazık, yazık yani. Dolayısıyla TRT'yi yok ettiler. Sınırlamalar, milletvekilleri girmesin, o atmasın, bu yapmasın falanı filan... Yahu üzülüyorum yani Sayın Hakim, inanın üzülüyorum yani. Bizim mahkemelerde gizleyeceğimiz ne olabilir yani? Her şeyin buraya döküleceği yer değil burası değil mi Sayın Hakim. Siz de bunu istemiyor musunuz? Olsun, millet görsün. ‘Yok, görmesin!’ Göstereceğiz..!

1 yıl önceki cesaretimi katrilyonla çarpın. 1 yıl önceki kararlılığımı, sayısız çarpın yani. Tarif edemem yani, bedeli ne olursa olsun. Daha önce burada oturuyordu; şimdi galiba öyle bir kural konmuş; eşim, babam arkada. Getirmediler, koymadılar. Söylemedik. Belki siz kabul ederdiniz ama çok önemli değil. Ben, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne adaylığı kabul ettiğimde, eşim istememişti, Allah var. Son anda bu gelişti. Nasıl bir çeteyse son anda gelişiyor yani. Hani 2018'in Kasım'ında geçiyor. Onlara göre biz 2014'te tasarladık her şeyi! 'İstanbul'u ele geçireceğiz. Biz önce Beylikdüzü'nü, sonra İstanbul'u, sonra Türkiye'yi ele geçireceğiz ve zengin olacağız.' Yani tasarıma bakar mısınız? Ben de diyorum ki ‘Kişi kendinden bilir işi!’ Vallahi niye zengin olmak için ben İstanbul'u ele geçireceğim ben, onu bilmiyorum yani! Ama ben ticaret yaptım; ben 3.000'e yakın konut yaptım Sayın Hakim. 3.000! Bir ilçe kadar insanı ev sahibi yaptım. 500'e yakın iş yeri, 200'e yakın villa yaptım. ‘Yaptım’ derken affedersin baba yani; birlikte, ailecek yaptık. Şimdi zengin olmak için Türkiye ele geçirildi! İfadeye bakar mısınız; iddianamede bu yazıyor, bu yazıyor!

Son anda kabul ettik ve hani o dönemin genel başkanı, hatta eve ziyaret edip, bunu çok istediğini dile getirdi eşime ve babama, anneme dönüp 'Helalleşelim' dedi; ‘Bu yolculukta her şey insanın başına gelebilir.’ Sene 2018'in Aralık’. 'Helalleşelim' dedim. 'Gözyaşı istemiyorum' dedim. Aslanlar gibi çarpışan, daha doğrusu evlatların, annelerin, kadınların, kızların, ailelerin hakkını savunan bir eşim var; gurur duyuyorum. Burada oturmasa da bizim kalplerimiz bir.

Onun için yani Sayın Yargıç, bu kadar ağır ifadeleri bir Cumhurbaşkanı kullanırsa… Yolsuzluk, hırsızlık, irtikap meselelerine asla cevap veremiyorlar. Ve bunu defalarca kürsüden söyler mi yani Cumhurbaşkanı? Söyler mi yani? Masumiyet karinesi vardır. Ben şimdi yargılanıyorum; her şeye rağmen bu absürt davada bile yargılanıyorum ama bu suç kesinleşene kadar masumum değil mi ben Sayın Hakim? Kim bunu diyebilir yani? Kurban olduğum yani. Bunu kim diyebilir? Birine, ‘Sen suçlusun' diyebilir miyim? Benim haddim mi, hakkım mı bu yahu? Makamı ne olursa olsu…

Bana binlerce mektup geldi cezaevlerinde. Hepsine yazdığım cevapta 'Allah sizi bir an önce özgürlüğünüze kavuştursun' diyorum. Ki bunlar mahkum. Bizim gibi tutsak da değil yani. Her insana doğru yol gösterilmeli ve her insanı özgürlüğüne kavuşabilecek şekilde onu iyileştirebilmeliyiz. Hastane yapalım; niye hastane yapalım yahu? İnsanımızı sağlıklı tutalım. Hasta mı edeceğiz insanlarımızı yani? ‘Yüzlerce hapishane yapalım’. Niye yapalım? Biz suçlu mu yetiştiriyoruz yani? Bizim evlatlarımız niye sokaklarda, arka sokaklarda çeteye dönüştü son 10 yılda? Hepsi birbiriyle bağlantılı biliyor musunuz? Gezi Parkı'nda gençlerin istediği hakkı hukuku vermezseniz, o gençleri başka yollara itersiniz. Gençlerin ruhunu, çocukların ruhunu anlayacaksınız. Ben çocuklardan öğrene öğrene belediye başkanı oldum. Hala da öğrenme konusunda iddialıyım.

Allah bu memleketin başındaki her yöneticiyi kibirden korusun. Yolsuzluk, rüşvet... Yahu çıkalım, sokak sokak, şehir şehir gezelim Allah aşkına! Yağma deyince, talan deyince, kupon arazi deyince, rant deyince kim gelecek bu milletin aklına? Bir gezelim, sonra konuşalım. İddiayla söylüyorum. Sırf seçimlerde kaybedip, Cumhurbaşkanlığı koltuğunda olmamak için bizi hedef gösteren kişi, iddianame daha hazırlanmışken, daha iddianame ortaya çıkmamışken bu laflar edilir mi yahu? Ben yaşadıklarımı anlatıyorum, yaşamadığımı uydurmuyorum. Kimseyi suçlamıyorum Sayın Hakim. Kimseye iftira atmıyorum, 'mış' demiyorum, 'duymuştum' demiyorum, 'anlatmıştı' demiyorum.

Yukarıda mahkemede 13 gün boyunca, 4-5 gün savcı soru sordu, ondan sonra da rahatsızlanmış gitti yenisi; veyahut da tekrar gelecek. Sorularında bile beyana göre... 30 defa 'beyana göre' dedi bak; 'şu delile göre' diyemedi. Beyan! Dedim ki: Yahu beyan, beyan, sadece bir beyan üzerinden nedir o beyan?' Benim yanımda, yan odamda, benimle çalışan bir yöneticiyle 2 ay yattım. Sonra iftiracı oldu. Adamın öksürük ve böğürme sesleriyle ben uyuyamadım en az 15 gece. Belli ki adam dayanamıyor hapse yani. Böğürüyor… Tarifsiz bir ses. Ki hapishanede ses geçmez. Ben bağırıyorum ona? İsmini demeyeceğim burada, bağırıyorum ona: 'Ya oğlum bir şey mi var?' diye bağırmıyorum mesela, sesimi duymuyor. Ama ben onun böğürmesinin sesini duyuyorum. İftiracı olmuş. Kimi malıyla tehdit edildi, kimi çocuğuyla, kimi karısıyla… Bugün ifadesini aldı az önce bahsettim arkadaşlar; yan odada eşi duyuyor. Bunlar yaşandı. Biz yargılanıyoruz, öyle mi? Hadi oradan!

Onun için neymiş? Ben soruyorum o zaman, soruyorum bakın; 'muş' demiyorum, soruyorum. Bu davanın sürecinde başsavcıyla görüşmüş mü Cumhurbaşkanı o süreçte? Ne konuşmuş? Ne talimat vermiş? Ürettikleri yalanlara nasıl 'Aferin' demiş? Soru soruyorum. Bunu ben söylemiyorum; bakanın bile en yakınlarına anlattıklarından duyduklarımı anlatıyorum. En yakınlarına anlattıklarını, duyduklarımı anlatıyorum. AK Partililerden, anlatanlardan anlatıyorum. Bunlar açık. Cumhurbaşkanı başsavcıyla görüşür mü yahu?

İstanbul'da bu yargı saldırılarının planlama görevinin üstüne; siyasi bir makam olan bakan yardımcılığından gelip başsavcı cübbesi giyen bir profille karşı karşıya kaldık. Önce ağır ceza hakimi olarak vicdanları yaralayan, asla affedilmeyecek kararlara imzalara atmıştır. Bellidir bunların hepsi tek tek. Sonra 2024 yerel seçimlerinin sonra 19 Mart darbe süreci başlatıldı. 'Ben yaparım Sayın Cumhurbaşkanım, ben yaparım. Bana görev verin ben yaparım' demediyse namerdim! Ve asrın hukuksuzluklarına imza atıldı, asrın hukuksuzluğuna… Düşünün; hazırladığı iftiranameyi daha yargılama başlamadan basına sızdırıyor. Böyle bir rezillik olur mu yahu? Biz mahkemeye girdik; mahkememizde karar çıkmadan, o 23 Mart akşamı bile bunlar yaşandı. Daha biz mahkemeye girmeden ‘tutuklandı’ haberlere çıktı gazetelerde.

'Asrın yolsuzluğu' cümlesini bir başsavcı kullanır mı? Aynı sözü, bakanken bile kullandı. 'Asrın yolsuzluğu' dedi. Ben size 'asrın arsızı' dedim mi, 'asrın hukuksuzu' dedim mi? Şimdi diyorum: Asrın hukuksuzluğu yapılıyor! O makamda bu söylenir mi? Bu, öfkesini ve hırsını dizginleyemeyen bir anlayıştır. Şimdi çıkmış Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı’nı da tehdit ediyor, öyle değil mi? Yaşıyoruz değil mi? Muhittin Böcek'i tehdit ediyor. 2 şoförü Antalya'dan İstanbul'a, özel kalem çalışanı, yok başdanışmanı... Ya bunu görmüyor muyuz ya? Ya bunu görmüyor muyuz Allah aşkına? On binlerce hakim, savcı bunu görmüyor mu? Bu ülkenin muhalefet partilerinin liderleri bunu görmüyor mu yani? Bu nedir ya? Bunlar yargıya müdahale değil, müdahaleye teşebbüs değil mi Sayın Hakim; siyasi iktidar aklıyla, bu görevin içinde olan, en başta duran insanların tam kalbine doğrudan müdahale! Ne teşebbüsü? Sonuç ne? Birileri çıkıp sonuçlanmamış dosyalar hakkında insanları hedef gösteriyor. Yargının yerine, yargının üstüne konuşuyorlar. Yani sizin işinizi onlar yapıyor; bakın, sizin işinizi onlar yapıyor. Böyle bir şey olur mu?

Sonra utanmadan 'Mahkeme salonları siyaset arenası değildir' diyorlar. O halde sormak lazım: Daha yargılama başlamadan hüküm dağıtan kim? Dosyayı değil, manşeti esas alan kim? Savcı cübbesiyle 'asrın yolsuzluğu' deyip bakan koltuğunda aynı cümleyi kuran kim? Bana ‘asrın yolsuzu’ diyeceksin! Bana! Ah benim Yozgatlı amcam; kurban olayım senin o güzel emek kokan yüzüne. O güzel toprak kokan ellerinden öpüyorum senin: ‘Turpla, şalgamla devlet idare edilmez; adaletle, hukukla idare edilir’. Atasözü öyle çıkar. Ve o yalan atasözlerinin acilen silinmesi gerektiğini düşünüyorum. Nedir? İşte 'Bana dokunmayan yılan bin yaşasın' yani. Kim demişse onu bu topraklardan defederim gitsin ya!

Yani TRT, yani Anadolu Ajansı bizi nasıl sefil ettiler, 2019’da; hatırlayın. Nasıl sefil ettiler? Bu milletin iradesini nasıl yok saydılar! Yani bir tarafsız yargı yayın organı değil… Ya bu milletin; ya şu benim jandarmamın, şurada çalışan emekçinin, şuradakilerin, sizlerin, benim, herkesin vergileriyle beraber Sayın Hakimim, vergileriyle beraber hizmet eden kurumlar bunlar. TRT, Anadolu Ajansı... Anadolu Ajansı, İstiklal Savaşı'nda kuruldu; bu milletin istihbaratı için kuruldu. Ve bu milletin vergilerini bu şekilde kullandılar. Neyse; Allah onları bildiği gibi yapsın. Ama bunları bizim vergilerimizle yapıyorlar, haysiyet cellatlığı yapıyorlar. Milletin iradesine düşmanlık yapıyorlar. Bir kişinin propagandasının memuru olmuşlar, kul hakkına giriyorlar.

Bir kısım yayın organları var; inanın ismini anmaktan utanç duyuyorum. Utanç duyuyorum. İsmini anmak bile istemiyorum yani. Yok işte TGRT’dir, 'şudur', 'A'dır, 'B’dir', 'C’dir' vesairedir... Ya bu yapılar gazetecilik yapmıyor, savcılığın ön bürosu! Ya burada bizi manşet yaptılar Sayın Hakim; yüzlerce, bak bir demiyorum, yüzlerce suç duyurusundan bir tane lehte bir şey çıkmaz mı ya? Bir tane... Neler yani; kadın, erkek, eş, aile, çocuk... Ya evladımız var değil mi? Bizim insanlarımızın evladı var ya!

Daha savcılığın yazdığı evrak önümüze gelmiyor, haber yapılıyor. Ondan sonra da iddia makamı! Böyle iddia makamı olur mu ya? Magazin sayfasına çevirdiler Çağlayan Adliyesi’ni; kötü bir magazin sayfasına. Uyuşturucuyla böyle mi mücadele edilir?' Operasyon…20 kişi… Diz, göster… Yazık değil mi ya? Kim olduğunu bilmem; severim, sevmem, beni ilgilendirmez. İş insanı, kadın, o, bu, şu... Yazık değil mi ya, bu insanların haysiyetiyle oynanır mı ya? Bütün bunları yapan bu basın kuruluşları. Özellikle kadınlara kullanılan dil... Özellikle kadınlara. Onlara yönelik yapılan uygulamalar, gösterilen haller, hakaretin, iftiranın, aşağılamanın sıradanlaştığı bir düzeye inmiş durumda. Özel hayatlar hedef alınıyor ve burada polis kullanılıyor, jandarma kullanılıyor; yazık! Benim Türk polisim, benim jandarmam bunlara alet edilir mi ya? Ayıp değil mi ya? Ayıp değil mi yani? Yazık değil mi? Günah değil mi ya?

Delil yok, algı var. Bütün televizyonlarda kurulmaya çalışılıyor artık. Sonra da dönüp 'Yargı bağımsızdır' deniliyor. İtibar suikastı en ağır cezadır biliyor musunuz Sayın Hakim? Bu ceza, mahkeme kararı olmadan milyonlarca insanın gözünün önünde kesilmeye çalışılıyor. Ama bu medya kuruluşları aynı zamanda nedir biliyor musunuz? Aile katili! Onun arkasına gizlenen o iktidar mensuplarının içinde olduğu bir sistemdir; bu ahlaksızlıktır yani. Masumiyet karinesini yerle bir ediyoruz. İnsanlar kesinleşmiş hüküm olmadan, deliller tartışılmadan, savunma alınmadan televizyon ekranlarında soruşturmalar; gizli olduğu halde medyaya bilgi, belgesiz basın açıklamaları...Sonra birisi çıkacak: 'Annem üzülüyor, babam üzülüyor, ayıp oluyor! Aaferin ya! Ah benim garibim ya! Ah benim mini minnacığım ya! Buradaki insanların babası yok mu? Evladı yok mu? Çocuğu yok mu? Karısı yok mu? Kızı yok mu? Annesi yok mu? Ya bu yapılan zulmü, bu yapılan zulmü kim kaldırabilir ya Sayın Hakimim?

Sayın Yargıç, bugün burada yargıyı etkilemekten söz ediliyorsa, asıl bakmamız gerekenler işte bütün bunlardır. Algı operasyonları, kürsülerden yapılan açıklamalardır, manşetlere verilen talimatlardır. Televizyonlarda dünyanın en rezil sistemidir Türkiye'de. Hem de devletin televizyonu üzerinden hem de sizin, bizim, burada bulunan insanların cebindeki paralarla yapılıyor bu iş. Vergilerle yapılıyor bu işler. Devlet eliyle, hükümetin başındaki zihniyetle, araçsallaştırılmış yargının içindeki bir avuç muhteris aracılığı ve medya eli ile yargıyı etkilemek tam da budur.

Anlattığım bu tablo aslında, nasıl bir gerçekle karşı karşıya olduğumuzu açıkça ortaya koymaktadır. Bakın yargıya müdahalenin son perdesi... Az önce kısmen söyledim. Bakan, kendi hayatıyla ilgili iddialar ve tapu listesi ortaya çıkınca, kime saldıracağını şaşırdı. Antalya'dan İstanbul’a insanlar getirdiler. Ya bir ifadeyi aldım baktım, merak ettim yani. 2 tane şoföre soruyorlar, deniyor ki: 'Şöyle bir şey oldu mu?' Hayır, olmadı. 'Şöyle bir şey var mı?' Yoktu. 'Gördün mü?' Görmedim. Sonuç o; başka bir şey yok. Bir ifade yok, bir şahit yok, bir delil yok; tutukla! Aynı şekilde özel kalemi tutukla. Şimdi bir danışman; tutukla! Ya, bunun adı… Devlet rehin alır mı ya? Bu olacak iş değil. Yetmedi; gündem değişsin. Çağlayan Adliyesi'nin koridorlarında insanları; kadını, erkeği, ünlüsü, iş insanı... Tek dertleri, tek dertleri bu yaptığı rezillikler konuşulmasın biliyor musunuz? Efendim kendi babası namaza gittiğinde camide kimse ona bir şey demesin! Çok üzüldüm. Ama evlatlar sinir krizi geçirsin, aileler sinir krizi geçirsin, anneler feryat feryat ağlasın... Öyle mi?

Ailelerin namusu ve şerefiyle oynayan, hak ettiği muameleyi, günü geldiğinde adil yargının önünde görecek. Anayasal düzenle oynamanın ne olduğunu, kim varsa bu işin içinde; geçmişte de görmüştük karşlığını, gelecekte görecek. Hem de bu yüce Türk adaletinin, yüce güzel kürsüdeki onurlu, namuslu hakimlerinin huzurunda. Ayıptır. İtibar suikastı: Kuşadası'ndan alıyor. Uşak’tan alıyor. İtibar suikastı. Herkes yargılanabilir, herkes soruşturulabilir; ancak bunun usulü, yöntemi var. Eminim ki hepinizin bir ailesi, bir vicdanı vardır. Adalet bir gün herkese lazım olacaktır. Bu duruma sessiz kalamazsınız. Sessiz kalan herkes suçludur; ama iş insanı ama sanatçı ama bu ama yargıç ama siyasetçi ama muhalif ama iktidarın içinde olanlar... Bu işe sessiz kalan herkes, suça ortaklık ediyor. Bu kadar net. Böyle yargılama olmaz. Yargı yoksa gerisi boş. Orada sefalet vardır Sayın Hakim.

250.000.000.000 dolara mal oldu. 2019 Mart'ından 2025 Mart'ına, bugüne kadar yapılan hukuksuzluklar. 250.000.000.000 dolar! Faizin düşürülememesinden, enflasyonun düşürülememesinden... Peki neye yakalandık? Şimdi de İran Savaşı'na yakalandık değil mi? Bana ‘dostum’ dediğini söyle, ben de sana kim olduğunu söyleyeyim!

Sayın Bakan… Bir sayfalık tapu listesi var. Buradan bile… Yahu devletin insanı kim duyar mı ya? Çıkar, kamuoyuna açıklamasını yapar. Basit. Tapuya girersin, çıkartırsın. Şu zaman aldık… Didik didik edildi. Benim babamın emekli maaşı bile yok. Veremeyeceğim tek kuruş hesabım yok, veremeyecek tek kuruş hesabımız yok. Yani kimsenin malı bizi ilgilendirmez. Neymiş? Sayın Cumhurbaşkanı talimat vermiş, 'Kimseye cevap verme' demiş. Bak bak! Oysa Sayın Cumhurbaşkanı ayakkabı kutuları, sıfırlanan paralar, para sayma makinelerinin havada uçuştuğu dönemde bazı bakanları savunmaktan geri durmadı. Şimdi niye bu mini minnacık, bunu mu diyor yani? Nedir yani? ‘Küçük bir durum mu’ diyor? Niye ilgisini çekmedi? Ya da ne biliyor? 'Sen de açıklama yapma!’ Böyle karar veriyor. Gerçekten enteresan.

İktidar cenahında da ağzını açan yok. Birkaç siyasetçi var; geçmişte İBB'den de burslar almış, milyonlar milyonlar burs. Biz 500.000 gence burs verdik, milyarlarca ama 500.000 gencin 3 tane geleceğin siyasetçisine değil;ve 5.000 tane genç, kim olduğuna bakmadan... Öyle birkaç siyasetçi var. Bir konuda da taş atacağım. Çünkü benim çok sevdiğim bir formayı eline alıp, nerede yalakalık yapacağını şaşıran ve ona eşlik eden, etmeyen 1.5'tan 2 bakan da işte savunmuş falan filan yani. 1.5'tan 2 bakan… Şunu iyi bilsinler: Bakanlık zırhı, bulunduğu konumda kimseyi tek başına koruyamaz, korumaz. Bu aziz millet; vatanına, bayrağına hakkını veren ecdadına sonuna kadar sahip çıkar.

Bakıyoruz; sanki iktidar değişmiş. Geçmişe kin duyan yeni bir ekip gelmiş, bütün kadrolar değişmiş. Enteresan değil mi yani? Ne planlanıyor? Nedir yani bu? Bu anlayışı görmemek, bu sistemi konuşmamak suçtur. Göreceğiz yani. Bunu yargıçlar duyacak, savcılar duyacak. Yüce Türk milleti duyacak. Ne planlanıyor yani? Kariyer böyle mi olur ya? Kariyer böyle olmaz. Kariyer hak ederek olur ve milletin önünde duran bu ağır meseleleri kimse gizleyemez. Çünkü adalete olan güvenin yere vurduğu, dibe vurduğu bir dönemde, bir ortamda, bedelini biz ödüyoruz. Onun için emekli 20.000 lira alıyor, bir işe yaramıyor. Onun için 28.000 lira asgari ücret bir işe yaramıyor. Alım gücü bitti, tükendi. Onun için bu memlekette herkes fakirleşiyor, yoksullaşıyor, açlıkla mücadele ediyor.

‘Bu bizi ilgilendirmez, Adalet Bakanı'na kim atandıysa ya da oradaki kadro, teşkilat nasıl değiştiyse…’ Nasıl bizi nasıl ilgilendirmez? Sonuna kadar bizi ilgilendiriyor. Adalete olan güven yerle bir olmuşken, bu çöküşün, bu sistem olarak da oraya çökmenin bir sonraki adımı ne? Asrın hukuksuzluğuna imza atan bu zihniyet, asrın adalet çöküşüne de imza atacak. Bu işin sonu ne?

Bu anlayış, sadece adalete değil, her alana telafisi güç hasarlar vermeye namzettir. Çünkü biliyoruz ki adalet yoksa sefalet vardır, bereket yoktur. Adalet yoksa, demokrasi yerle bir olur; devletin kolonları çatırdar, Allah korusun yıkılır. Bu süreci sessizce izleyenler bilmelidir ki; şu an iç güvenliğimiz, ulusal güvenliğimiz, toplumsal barışımız büyük bir tehdit altında; milli gizliliğimiz, istihbarat kurumlarımız tehlikededir. Adaletin olmadığı yerde bunların hepsi tehlikededir. Bu hukuksuzluk ikliminde, ekonomik ve mali çöküş hızlanır, üretim biter; yabancı yatırımcı, sermaye, dış yatırım ardına bakmadan kaçar. Sonuç ise daha fazla açlık, daha derin bir sefalet olur.

Bu binadan, makamlarından tüm olan biteni izleyen, ancak gıkı bile çıkmayan adı ister Maliye Bakanı olsun, ister İçişleri Bakanı, ister Milli Savunma Bakanı, ister istihbaratın başındaki olsun; kim olursa olsun, kınıyorum hepsini, kınıyorum hepsini. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin başındaki insan; aldığınız kararlar ortada, ortaya koyduğunuz komisyon kararı, demokratikleşmeyle ilgili sıraladığınız olması gerekenler ortada. Ama gıkınızı çıkarmıyorsunuz. 'Mış' gibi yapıyorsunuz. Nasıl 'mış' gibi yapılır ya? Olmaz, olmaz kınıyorum. Ekrem’le ilgisi yok ki bu işin; ana muhalefetle de ilgisi yok. Bu, memleketin geleceğiyle ilgilidir. Devlet adamı olmak susmakla olmaz. Haksızlık karşısında dilsiz şeytan kesilmekle, devlet insanı olunmaz. Siz konuşamıyor olabilirsiniz ama ben, milletim adına konuşmaya devam edeceğim. İktidarın ve başındaki zihniyetin sorumlu olduğu bu vahim tabloyu, milletimizin geleceğini tehdit eden bu tespitleri her platformda haykıracağım. Çünkü bu devrin ve bu anlayışın ülkemize daha fazla zarar vermesini, ancak ve ancak susmazsak engelleyebiliriz. Susmanın, susturmamanın, cesaretin artmasının gerektirdiği her şeyi yapacağım. Sonuna kadar Sayın Hakimim. Kararlıyız, asla vazgeçmeyeceğim.

Bugünkü davanın, yaratılan bu karanlık tablonun sadece mini minnacık, küçücük bir detayıdır. Esas büyük manzara çok daha vahimdir. Herkes başını ellerinin arasına alsın. Şunu herkes bilsin: Günü geldiğinde tekrar ediyorum: Bu hukuksuzluklara aracılık eden, bu kumpasların içinde olan, sessiz kalarak destek veren herkes, hangi makamda olursa olsun —yargının içindeki o bir avuç muhteris dahil— anayasal düzeni bozma suçundan hesap verecektir. Türkiye'nin yüce yargısına yakışan onurlu ve namuslu yargı mensuplarının önünde, adil mahkemelerde gereken karşılığı bulacaklardır. Kimse bu işleri yapıp, yastığa başını koyup mışıl mışıl uyuyamaz. Uyuyamaz, uyuyamayacak! Geçmişte bu suçları işleyenler nasıl hesap verdiyse, bugün de öyle olacaktır. Yüce Türk yargısının bünyesinde büyük yaralar açan bu tür karanlık dönemlerden hesap sorduğu, tarihi bir gerçektir. Ve elbette tüm bunların son hesabını aziz milletimiz sandıkta da kesecektir; kesmiştir, yine kesecektir.

Daha vahimi şudur ki: Yaşanan bu ağır hukuksuzluklara rağmen bir yandan da kamuoyuna başka bir tablo sunulmaya çalışılmaktadır. Sanki tüm bu yaşananlar yokmuş gibi, sanki insanlar aylarca iddianamesiz bir şekilde özgürlüklerinden mahrum bırakılmıyormuş gibi, sanki demokrasi ve adalet bu kadar büyük hasar almıyormuş gibi... 'Demokratikleşme' başlığı altında raporlar ortaya konuluyor. Tam da bu noktada 'Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Raporu'na bakmak gerekir. Raporun 7. maddesinde aynen şu söyleniyor: 'AİHM ve AYM kararlarına eksiksiz uyulsun. Hukuk devleti olmanın gereği budur.' Altına imza atılacak bir cümle Sayın Hakim. Ama soruyorum: Gerçekte ne oluyor? Gerçekten ne yapılıyor? Fiilen bu nasıl engelleniyor? AİHM veya AYM kararlarını tanımayan, yok sayan bir pratiği sistematik hale kim getiriyor? Bunu niye engellemiyorsunuz? Türkiye Büyük Millet Meclisi bu ülkenin milli iradesinin çatısıdır. Bir karar aldıysanız, bunu niye sorgulamıyorsunuz? Bunu niye yargılamıyorsunuz? Bunu durduran kim? Niye hala kayyumlar devrede? Niye hala insanlar görevinin başına dönemiyor? Selahattin Demirtaş, Can Atalay, Tayfun Kahraman... Bir sürü insan niye hapiste hala? Niye?

Sayın Devlet Bahçeli'nin hemen her konuşmasında bizi hedef alan, bizi hedef gösteren, hakarete varan sözlerini duyuyorum. Başka şüphesi yok insanların. Oysa anlatılan hukuk anlayışında kimse mahkemeden önce suçlu ilan edilemez, bunu da biliyoruz. Ya herkesin annesi var, ailesi var, çocuğu var, kızı var, babası var. Bu sözleri kullanmak öyşe basit değil. Hani tam da buradan Sayın Feti Yıldız'ın dile getirdikleri; 'Kesinleşmiş yargı kararı olmadan kimsenin suçlu sayılamayacağına ilişkin karine, adil yargılanma hakkının ana unsurlarından birisidir' diyor. Peki, bunu hatırlatıyorsunuz; o zaman uygulatın, uygulayın. Bunun tersini konuşmayın. Yazık değil mi bu insanlara?

Gerçekten derin hukuksuzluklar, işler yapılıyor. Eğer gerçekten önümüze konan, vaat edilen ilkelere bağlı olunsaydı; gerçekten önümüze koyulan komisyon raporunda, bırakın komisyon raporunu kanun uygulansaydı, herkese eşit uygulansaydı şu anda hiçbir sorun yoktu. Ama şu anda bırakın yargıyı etkilemiş olmayı, yargıyı etkilemek için elinden geleni yapan bir avuç muhterisle ve onun başındaki siyasi irade, o siyasi iradenin başında bir zihniyetle karşı karşıyayız.

Sayın Hakim, gazetecilik yaptığı için Alican Uludağ ve İsmail Arı niçin hapishanede? Ya da Gaziantep'te işçinin hakkını savunan Birtek-Sen Genel Başkanı Mehmet Türkmen niye tutuklanıyor? Bunlar olacak şeyler değil bakın; bunların her birisi vahim konulardır. Hakkını arayan, emeğini savunan insanlar cezalandırılır mı? Onun için bu sözler bir hukuk hatırlatması değil; Türkiye'de uygulanmayan bir teorinin hatırlatması pozisyonuna döndü. Hayır; bu hukuk hatırlatması en üst düzeyde yapılmalı, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde alınan bu karar, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde ortaya konan bu irade... Bakın, hukuksuz yargılamada neredeyse Meclis çatısındaki herkes oy birliğiyle ayağa kalkıyor. Yazılacak rapora bakıyoruz, öyle. ‘Kayyum işi kaldırılsın…’ Ben kendim 13 partiyi gezdim, belge topladım, Meclis’e getirdim Türkiye Belediyeler Birliği Başkanı olarak. Her birinin onayını aldık. Oy birliğiyle neredeyse şu anda 'Kayyumlar bitsin, herkes görevine dönsün' diyor; hareket yok, ‘tık’ yok! Türkiye, güçlü bir devlettir Sayın Hakim. Ama devletin gücü, hukukun zayıfladığı yerde değil, herkese eşit uygulandığı yerde ortaya çıkar. Bizim mücadelemiz de tam olarak bunun içindir.

Şimdi Türkiye'nin gerçekleri... Bugün Türkiye'de milyonlarca insan ay sonunu getiremiyor. Sebze ucuzlasın diye çöpe gidecek ürünlerden poşetini dolduranlar var. Bu ülkede yüzde 85'i adalete inanmıyor; yüzde 15 inanıyor, o da niçin inandığını bilmiyor Sayın Hakim. Bu sizin derdiniz, benim derdim olmak zorunda. Türkiye'deki en zengin yüzde 10'luk kesim, yüzde 70’i topluyor. En yoksulluk çeken yüzde 50 ise gelirin yüzde 2'sine sahip. Bu ülkenin gelirinin yüzde 2'si onun. Şurada bulunan ücretli arkadaşlarım bu işin içinde. Yoksulluk, açlık, güvensizlik, korku, endişe... Hepsi küçük, minik bir azınlığın işine yarıyor. Bir avuç insan, bu düzeni dalkavuklukla sürdürmenin ve bundan çıkar sağlamanın peşinde. Bu böyle giderse, adalet çökerse, adaletin çöktüğü yerde devlet kalmaz. Biz yatarız.

Bakın hepiniz bugün burada bir tarihe şahitlik ediyorsunuz. Ama ülke tarihinde bir detayız Ama görevimizi yerine getirmezsek hepimiz tarih önünde büyük hesap verecek insanlar oluruz. Ben, görevimi sonuna kadar yerine getirmenin mücadelesini veriyorum. Enflasyonda, faizde, adalette, çöküşte dünyanın en dibindeyiz yahu! Avrupa'da açık ara en son, açık ara en sonlardayız. Neyle övüneceğiz arkadaşlar? Ama buna rağmen yargıya müdahale edenler, yargıyı araçsallaştıranlar, koltuk uğruna her şeye mubah görenler, hala aynı koltuğun peşinde. Milli iradeyi hiçe sayan, demokrasiyi zedeleyen bu anlayış sürerken, bu düzenin başındaki zihniyete biat eden küçük aktörler de makamın, mevkinin, menfaatin peşinde koşuyor. Makam, mevki, menfaat...

İşte bu yüzden hukuku susturmak istiyorlar. Bu yüzden yargıç yargıçlık yapamasın istiyorlar. Çünkü hukuk konuşursa, servet hesabı konuşulur. Onun için Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne verilen 'Siyasilerin akrabaları dahi mal varlıklarını araştırılsın, hesap versin' teklifimiz kaçıncı defadır reddediliyor? Niye reddediyorsunuz? Bizim her şeyimiz ortada. Hukuk konuşursa, hukuksuzluğu kendine kalkan edenler, hiçbir amacını gerçekleştiremezler. Hukuku yok etmeden, devletin kurumlarını lağvedemezler. Hukuku yok etmeden muhalefeti tutuklatamazlar. Hukuku yok etmeden fakirin cebinden zenginin cebine servet transferini gerçekleştiremezler. Hukuku yok etmeden basını susturamazlar. Hukuku yok etmeden yargı mensuplarının kararlarını esir alamazlar. Hukuku yok etmeden bu kadar mal mülk edinemezler.

Sayın hakimler, sayın savcılar, sayın avukatlar, barolarımızın değerli temsilcileri ve adalet için emek veren tüm hukuk insanları... Yüce Türk yargısının emeklisinden aktifine bütün onurlu, namuslu mensupları, size haykırıyorum! Bu ülkenin adaleti için gece gündüz çalışan sizlere sesleniyorum: Bugün burada bana 'yargıyı etkilemeye teşebbüs' suçlamasında bulunanlara karşı; yargının nasıl ve kimler eliyle etki altına alınmaya çalışıldığını somut örnekleriyle bir bir ortaya koydum. Benim koyduklarımdan daha fazlasını sizler biliyorsunuz. Siz de biliyorsunuz; bu işin içinde olanı herkes biliyor, dinliyor, görüyor. Susmayın! Hiç susmayın! Sustukça sıra size gelecek.

Ne tesadüftür ki 19 Mart tarihinde, gözaltına alınmamızın yıl dönümünde bütün Adalet Bakanlığı değiştirildi. Bu kurumda bu denli kapsamlı ve eş zamanlı değişikliklerin sıradan bir idari tasarruf olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Bu tablo, hepimizin üzerinde düşünmesi gereken ciddi bir işarettir. Sizler yalnızca görev yapan hukuk insanları değil, aynı zamanda bu ülkenin adalet terazisinin vicdanısınız. Bugün verilecek her karar, sadece dosyaları değil, toplumun adalete olan inancını da şekillendirecektir.

Bu nedenle, sizleri hiçbir baskıya boyun eğmeden, yalnızca hukukun ve vicdanınızın sesine kulak vermeye özenle, itina ile şiddetle ve hararetle davet ediyorum. Sizlerin bu ülkenin adaleti için vereceği her karar; bu ülkenin yarınlarının, evdeki bebelerimizin, çocuklarımızın adalete olan inancının ve hepimizin başını dimdik tutup tutmayacağının belirleneceği günün zamanı içerisindeyiz. Unutmayın, tarih sadece kararları değil; o kararları verenlerin hangi koşulda ve hangi iradeyle hareket ettiğini de yazar. Ve biz, herkes bugün nerede durduğuyla net anılacaktır. Bundan kimse kurtulamaz.

Sayın Yargıç; bugün burada bana yöneltilen suçlamaların ne kadar temelsiz olduğunu anlatmakla kalmadım; asıl meselenin ne olduğunu da ortaya koymak zorunda olduğumu bilerek tek tek anlatmaya gayret ettim. Tarih bazen mahkeme salonlarında değil, milletin vicdanında yazılır. Ve ben inanıyorum ki o vicdan günü geldiğinde hükmünü verecektir. Hak yerini bulacaktır, adalet mutlaka kazanacaktır. Ve sonunda 86.000.000 insan, bu ülkenin gerçek sahibi olduğunu bir kez daha birilerine gösterecektir. Unutmayın ki; siz de yüce Türk milleti adına, 86.000.000 milletimiz adına buradasınız. Vereceğiniz karar da sizi ömür boyu takip edecektir. Saygılarımı sunarım, teşekkür ediyorum.

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.