Havanda dövülenler...

31 Mart yerel seçimlerinde seçmenin neredeyse dörtte biri sandığa gitmedi. Gidenlerin sandığa yansıttığı iradeye bakılırsa da dörtte üçü, ülkenin sorunlarını mevcut iktidar veya muhalefet partilerinin çözebileceğine inanmıyor (gerek AKP'nin, gerekse de CHP'nin karşısında, içerikleri farklı olsa da sağlam bir dörtte üçlük blok var). Dolayısıyla (pek çok zafer ilanına rağmen) görülen o ki, mevcut merkez siyasetin seçmen nezdinde pek kredisi kalmış gibi görünmüyor. Siyaset meşruiyet de, rıza da üretemiyor.

İşte seçimlerden hemen sonra başlatılan görüşme trafiğini ve anayasa tartışmalarını, yukarıda belirttiğim gerçeği gören siyasetin kendine alan açma girişimi olarak yorumlamak gerektiğini düşünüyorum. Yirmi yıldan bu yana din, mezhep, etnik kimlik, laiklik tartışmalarıyla kuşatılan seçmenin, tüm bu kuru gürültüye amiyane tabirle orta parmağını gösterip merkez siyasete sırtını döndüğünün, yani bu girdaptan çıkmaya başladığının görülmesi üzerine hemen başımıza bir anayasa tartışması sarıldı.

Anayasa tartışmaları malum Türkiye siyasetinin vazgeçilmez bir parçasıdır... Farklı zamanlarda farklı şekillerde gündeme gelse de tüm bu tartışmaların birkaç ortak özelliği vardır: Yıllar boyu gündemi işgal eder, anlamsızdır, asla bir sonuca bağlanamaz. Zaten Türkiye'de her anayasa tartışılmaya başlandığında aklıma 10-12 yıl öncesinden komik bir Zaytung haberi gelir: "Televizyonda yeteri kadan anayasa tartışması izleyen vatandaşa hukuk diploması verildi..."

Anlamsız, zira toplumsal sözleşmesi olmayan ülkenin anayasası olmayacağı, olsa da delik deşik edilmekten tanınmaz hale geleceğini Türkiye olarak bizler yeterince ispatladık kanaatindeyim. Marx'ın, azılı düşmanı liberaller de dahil evrensel ve objektif olarak kabul gören bir tezi, tarihsel materyalizm anlayışıdır. Buna göre toplumlarda altyapı (üretim, iş, mülkiyet ilişkileri), üstyapıya (politik yapı, kurumlar) baskındır. Bunu anlamak için Marx olmaya da gerek yok üstelik... Anayasa dediğimiz metinler bireylerin, vatandaşların devlete karşı haklarını güvence altına alabilmek amacıyla ortaya çıkmıştır. Devlete karşı olan haklarını savunmanın - bırakın savunmayı umursamanın dahi ön şartı ise öncelikle hayatta kalmaktır. İşte altyapısı oturmamış olan, vatandaşının akşam yiyeceği ekmeğin derdinde olduğu Türkiye'nin üst yapısını düzenlemeye çalışmak, ilk üfürükte yıkılacak iskambil kağıdı evler yapmaya çalışmaktan ibarettir, fazlası değil.


Siyasetin tüm bu anlamsızlıklar içerisinde anayasa tartışması ise tesadüf ya da alıklık eseri değil, söyleyecek yeni hiçbir şeyi olmayan ve bu sebeple giderek meşruiyet kaybeden siyasi partilerin kendilerine bir alan açabilme çabasının eseri. AKP muhafazakarların hamisi, CHP laikliğin yılmaz savunucusu, MHP ülkenin bütünlüğünün teminatı, DEM ise yorgun demokrat rollerini oynayarak geleneksel tabalarına göz kırpabilmek, onları yeniden konsolide edebilmek için ellerini ovuşturarak bekliyor.

Tabii bu yolla ülkenin esas ve tek gündemi olan, merkez siyasetin herhangi bir partisinin üzerine yeni herhangi bir şey söyleyemediği, herhangi bir çözüm önerileri olmayan ekonominin 'çaktırmadan' ikinci plana atılmasının gerekçesi de ortaya çıkmış olacak. Tam bir kazan-kazan durumu...

Görülebileceği üzere, siyaset yine esas önemli olan konuya, yani ekonomik yıkıma, popülist vaatlerin ötesine geçen gerçek bir çözüm üretmektense havanda su dövmeyi seçmiş görünüyor.

***
Devam ederken kaydetmeliyim ki, bütün bu yıkımın sorumlusu 'dış güçler' de değil. Evet, içeride iktidar mücadelesi yapanlar tek metal paranın iki yüzü gibi ve yazı da gelse tura da gelse kazanan aynı oyunu oynuyor, ama dünyanın geri kalanı da bizden farklı değil.

Bize sürekli Erdoğan gider, siyasi baskı azalır, kurumlar demokratikleşir ve yeniden parlamenter sisteme dönülürse ülkemizin ekonomik göstergelerinin düzeleceği, güven ve yeterlilik notu veren kuruluşların bunu görerek ülkemize yatırım çağrısı yapacağı, sıcak paranın ülkemize akarak her şeyin daha güzel olacağı anlatılıyor. Ben de sürekli olarak aynı soruyu sorup duruyorum: Madem sistem süper de sıkıntı bizde, o halde parlamenter demokrasisi ve bağımsız kurumlarıyla Avrupa ve ABD'nin ekonomik göstergeleri neden sürekli geri gidiyor?

Geçtiğimiz hafta Washington'da yapılan IMF ve Dünya Bankası toplantıları da yine benzer itiraflara sahne oldu. Bir zamanların hızlı neoliberali, dünyanın önde gelen iktisatçılarından, eski IMF ve Dünya Bankası yöneticisi, Avrupa Merkez Bankası ve İtalyan Merkez Başkanlığı görevlerinde bulunmuş, sonradan da İtalya'nın Başbakanlık koltuğuna oturtulmuş olan Mario Draghi, Avrupa'nın 2008 krizinden çıkmak için yaptığı -aynısı şimdi bizde de denenen- uygulamaların yalnızca iç talebi ve toplumların refahını öldürmeye yaradığı itirafında bulundu. Tam 15 yıl sonra gelen acı bir itiraf... Bu itirafı yapmak zorunda kalmasının sebebi, o gün savunduklarının tam aksi anlamına gelen bugünkü fikirlerine meşruiyet kazandırmak, ancak bu başka bir yazının konusu olsun...

Bugün hala hakim olan finansal anlayış, kurumları aracılığıyla (Merkez Bankaları, IMF gibi) dünyanın neresinde olursa olsun aynı uygulamaları dayatıyor ve bu model dünyanın neresinde olursa olsun fakirden zengine servet transferine, gelir adaletsizliğine ve ekonomik durgunluk veya küçülmeye yol açıyor. Büyüme dönemlerinde dahi büyümeden alınan pay insanlara değil şirketlere - dolayısıyla sermayedarlara akıyor ve dünyada çalkalanmalara sebep oluyor.

Bu politikaları uyguladığı için seçmendeki karşılığı zayıflayanın, ateş her yere sıçramasın diye gönderilip, yerine yeni bir fenomenin getirilmesi süreci tıkır tıkır işlerken, bu düzeneği görmek için hem ideolojik birikimi, hem de bunu önleyecek şekilde devlet içinde yerleşmiş olan Erdoğan'ın buna karşı çıkışı tarihi bir örnektir. Bu bakımdan, 15 Temmuz darbesinin, 'yoldan çıkanların' nelerle karşılaşabileceğine ilişkin bir örnek olarak bir de bu açıdan incelenmesini çok isterim.

***
Siyaset meşruiyetini kitleler nezdinde, üretim ve bölüşüm dengesinde durduğu pozisyonla ürettiği rızadan alır, uyguladığı kuvvetle de sınanır. Siyasetin toplumsal ve ekonomik hayata (kitlelerin lehine) uyguladığı, uygulayabildiği kuvvet de demokrasilerin derinliğini, sağlıklı olup olmadığının gösterir. Bu da siyasi iklimin, yani üretim ve bölüşüm alanlarında sınırlarının çizilmesinde etkili olur, oluyor.

Sermayenin, ülkemizde ve dünyada, siyaset aracılığıyla temsil iradesi üretip yasa yapma ve bununla sınırları belirleme kapasitesi üretmede her zorlanışı, devletin kaba kuvvet kullanarak, yani darbe ve muhtıralarla bu alana müdahale etmesine denk düşer. Bunu örneklendirmek gerekirse, bir yol kazasına uğramadan, yani düzenin devamlılığı sağlama açısından, 1960'da kitlelerin talepleri karşılanırken, 1970 yılların başındaki muhtıra ile bu alanlar daraltılmaya başlandı. Sonuncusunda da (1980 darbesiyle) siyasete geniş halk kitleleri lehine kuvvet uygulama kapasitesine sahip olan mekanizmalar dağıtıldı, bunun uygulayıcısı ve savunucuları ya öldürüldü ya da uzun yıllar cezaevlerinde tutularak üretim ve bölüşüm ilişkilerini belirleyen ekonomi politik tercih kalıcılaştırıldı.

Değişen üretim ilişkileri ile de birlikte emeğin örgütlülüğünün zayıfla(tıl)ması ve sendikacılığın bir mücadele aracı olmaktan çıkarılıp, giderek ücret tarifesi temsilciliğine geriletilmesiyle birlikte emeğin (işçinin, köylünün, dar gelirli esnafın, beyaz yakalıların...) siyaset ve kurumların üzerinde etkisi zayıfladı. Herhalde bunun ilk akla gelen örneklerinden biri, programında 'ne ezen ne ezilen hakça bir düzen', 'toprak işleyenin su kullananın' yazan, halkçı, kamucu, planlamacı CHP'nin kulvar değiştirerek, kitleleri mülksüzleştirme programı olan neoliberalizmin aracı olan sosyal demokrasiye teslim olması olmalı.

Belki de bu durumdan muzdarip olan CHP'nin çiçeği burnunda Genel Başkanı Özgür Özel, nutuklarında zaman zaman 'Kahrolsun emperyalizm, yaşasın tam bağımsız Türkiye!' sloganıyla özdeşleşen ve bugün üç yoldaşıyla birlikte idam edilişinin yıl dönümü olan devrimci önder Deniz Gezmiş'in adını anıyor olsa da, bu durum, programında piyasacılık perspektifi verilen CHP'nin sermaye adına kitleleri yoksullaştıran programların muhafızlığını yaptığı gerçeğini değiştirmiyor. Bunun, Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte daha da azgınlaşan kapitalizm karşısında dünya çapında üretilen mücadele hattının gerilemesiyle de ilişkili olduğu açık.

Bu süreçle beraber kapitalizm, emeğin haklarını koruyan siyaset ve buna uygun inşa edilmiş kurumların yokluğunda yakaladığı halk kitlelerini, yeni mülksüzleştirme proğramları uygulayarak dibe doğru itmeye devam ediyor.

Buna ilişkin verilebilecek örneklerden en günceli, daha bir gün önce herkesi Saraçhane'ye Taksim'i özgürleştirmeye çağıran ana muhalefet liderinin, sadece bir gün sonra 1 Mayıs kutlamalarında da tanık olduğumuz gibi, Anayasa mahkemesinin bile işçi sınıfının hafızası saydığı Taksim Meydanını özgürleştirmeyi önümüzdeki seçimlere havale etmesi olabilir. Demokrasiyi derinleştirme ve kurumlarını ayağa kaldırarak mücadele yetisini yeniden kazandırma iddiasında olanların, bu mücadele alanlarını genişletmek yerine halkın siyasete katılım kanallarını, beş yılda bir yapılan seçimlerde önüne konulan sandıkla sınırlandırması ironi değilse ne olabilir ki?

Fazla uzatmanın anlamı yok... Ülkenin sorunları açıkça ortadayken siyasetin gerçek çözüm önerileriyle gelmek yerine havanda su dövmeye devam etmeyi seçmesinin sonuçları olacaktır. Bugün kafasını kaldırıp dünyaya bakanlar, merkez siyasetin kalabalığına ve konforuna güvenmenin büyük hata olduğunu, birçok merkez partinin bunu acıyla tecrübe ettiğini görebilir... Bunu göremeyenlerin karşılaşacağı sürprizlerin ise önümüzdeki yıllarda Türkiye siyasetini ilginç bir şekle sokacağını hep beraber göreceğimizi düşünüyorum. Buna inanmayanların ise yalnızca son bir yılda yaşanan değişimlere bakmasını tavsiye ederim...

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.